Tag Archives: İnsan

Yeniden Başlat: kader


I.

Eski bir sürümde takılmış bu sîne
Hatalar birikmiş; sığmaz belleğine
Ruh “beklenmedik hata” verir her gece
İner mi hidâyet, kilit mi düşer içe?

II.

Nereye savruldu o kadim sevdalar?
Şifresini unutmuş; bekler durur canlar
Yüzde doksan dokuzda kalan o halka:
Vuslatı mı müjdeler, yoksa sabır mı saklar?

III.

Bildirim gelmezse sanır ki unutulmuş,
Gönül kendi kapısında kuyruk olmuş
İrfan deryâ imiş, fiber kablo dar gelir
Hangi update ile bu dertler yok olmuş?

IV.

“Yeniden başlat” deyince, silinir mi kader?
Bu hiçlik ekranı; kimi güldürür kimi deli eder
İşlemci bîtap, fan sesi derinden gelir
Heyhat, âhiret yüklenir: Dosya nereye gider?

V.

Ado der ki çek fişi, içindeki sese dal
Ne sürüm kalır o dem ne sanal hâl
Esas update “ölmeden evvel ölmek”
Gönlüne nur inerse odur en büyük kemâl


Bu Hayata Şarzım Var

Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?

Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?

Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır

Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?

Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen

Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın


Koşa Koşa

I.

Cookie kokusuna battı her bir yan
Doyurmaz bu tatlı, gönlüme ziyan
Gerçek lokma nerde, söyle ey cân
Şekerden âlem kurmuşlar, usandık artık

II.

Oğlan ağlar, elinde dijital emzik
Susar sanırsın; büyür evde sessizlik
Kalabalık içinde koca bir yalnızlık
Bu camlı perdeye takılıp kaldık

III.

Vakit bir story olmuş, akıp gider tez
Ne toprak kokusu var, ne insandan bir ses
Göğe bakmak varken ekrana düştü göz
Bu hızlı akışlara kapılıp kaldık

IV.

Yâr dediğin şimdi uzakta bir profil
Sanalın boyası değdi mi her şeyi sil
Cân dediğin ekranda görünen şey değil
Ado der ki kendine dön, kendine gel artık


İngilizcenin Şalına Sarılanlar

Selamlar canım, debrief tarafında alignment sağlayıp approval alırsak okeyiz. Health asset’lerini drop etme noktasında green light yakmışlar, bu bizim için majör bir win. Global scale’deki “world’s number 1” claim’inin altını backup’layamadıkları için orayı ben drop edeceğim. Markanın o vizyonda olduğuna dair pek buy-in olamadım açıkçası.

Reklam sektörüne az buçuk bulaşmış olanlara bu “stratejik” ağız gayet tanıdık gelmiştir. Peki, ya sadece televizyon ekranlarından ötesine uzanamamış olanlar? Onlar belki de kıl biberin iki adet 200 TL’lik banknot edişine edecek küfür bulmakta zorlanmaktadır. Küfür ki en çok yakışandır biz emeklilere değil mi Hilmi Bey?

Şimdi bu “melez” dilin deriiin şifrelerini çözeceğiz ey şanslı okur! Hazır mısın? Başladık:

Selamlar canım, değerlendirme toplantısından onay alalım, bu yeterli olur. Zaten “sağlık”tan vazgeçmemize tamam demişler, bu bizim için iyi. Küresel işlerle ilgili “dünyanın 1 numarası” iddiasının altını dolduramadıkları için orayı da ben atarım. Markanın dünyanın 1 numarası olmasına pek inanmıyorum açıkçası.

Ne oldu böyle yazınca?
O “global” ışıltılar sönüverdi, “claim”lerin heybeti un ufak oldu, “drop”ların o modern fiyakası lunaparklarda satılan balonlar gibi uçup gitti. Geriye ne kaldı? Bir reklam ajansı çalışanının, yerelden küresele açılmaya çalışan markanın “dünyanın 1 numarası” iddiasına inanmadığı için projeden bir parçayı atıverdiği renksiz, heyecansız bir iş notu…

“Debrief” dediğinizde sanki Pentagon’dan gizli bir operasyon raporu almış gibi bir hava basabiliyorsunuz. “Vazgeçtim” demek neden bu kadar zor? Yoksa “drop” edince daha mı az suçlu hissediliyor? “Claim” de eklendiğinde o raporun havasına, Americano’yla “şalına şalına” yürümek gibisi yok!

İngilizce kelimeleri mesaja serpiştirerek “stratejik dâhi” gibi görünmek çok kolaydır. Ne var ki o göz boyayan “word”leri mesajdan çekip çıkarınca, o pırıltılı “kreatif” dünyanın aslında ne kadar mat ne kadar düz ve ne kadar “sıradan bir memuriyet” olduğu kabak gibi (dil cahillerinin sosyal medyalarında “tabak gibi” yazıldığını görebilirsiniz) ortaya çıkıyor.

Netice-i kelâm: Kelimeleri İngilizce yazınca yapılan iş “vizyoner” falan olmuyor; sadece yetersizliğin yabancı kelimelerle ambalajlanması ve banka hesabına yatacak maaşın zam dönemlerinde artışı sağlanmaya çalışılıyor. Etraftaki deneyimsiz çalışanların nezdinde ise “dâhi” kalkanı örülebiliyor.


Menemen Implementation Strategy: A Cross-Functional Breakfast Roadmap


Executive Summary:
Optimal Menemen Roadmap’i

Background: Sabahın erken slot’larında realize olan “açlık” pain point’ini adreslemek ve mide segmentindeki beklentileri neutralize etmek adına bu projeyi gerçekleştiriyor olacağız. Amacımız, kahvaltı ekosisteminde disruption yaratmaktır.

Process & Implementation:

  • Alignment Stage’i: Öncelikle soğan ve biber asset’lerini tavanın tabanında synchronize ediyor olacağız. Burada kritik olan, ısıyı benchmark alıp sebzelerin karamelizasyon sürecini domine etmektir. Soğanların şeffaflaşması, projenin “go-live” onayıdır.
  • Value-Added Content (Domates): Sürece domates component’lerini include ettiğimizde, sosun vizyonuyla domatesin misyonunu bir araya getirip lezzette bir synergie yaratıyor olacağız. Domateslerin suyunu çekme milestone’una ulaştığımızda, operasyonun ikinci fazına geçişi gerçekleştiriyor oluruz.
  • Cross-Functional Entegrasyon (Yumurta): Egg asset’lerini sarısı ve beyazıyla harmonik bir structure’da tavaya onboard ediyoruz. “Karıştırıyor mu olacağız yoksa bütün mü bırakıyor olacağız?” sorusu burada majör bir karar mekanizmasıdır. Biz genel trendlere bağlı kalarak, her lokmada bir feedback loop yaratacak şekilde homojenize ediyor olacağız.

Risk Assessment: Sürecin over-cook olması durumunda “bread-dipping” aksiyonunun efektifliği invalidate olabilir. Bu sebeple ısı regülasyonu pro-aktif bir yaklaşımla set edilmelidir.

Final Touch & Delivery: Baharatları ASAP ekleyip, bread-dipping aksiyonuyla beraber projeyi canlıya alıyor olacağız. Günün sonunda, mide çeperinde sürdürülebilir bir doyum optimizasyonu misyonunu konumlandırarak mide asiditesiyle olan engagement’ımızı maksimize ediyor olacağız.

Next Steps: Çay ile olan alignment kontrol edilecek ve “kahvaltı” KPI’ları acilen finalize edilecektir.


Bu Yazıyı “Okuyor Olacaksınız”

Dil, insanın omurgasıdır. Bu kadar. Bu kadar net. Omurgan eğriyse hiçbir illüzyon belini doğrultamaz. Görünen ve gördüğüm o ki (Ender Merter, bayrağı oğluna devretmiş “Reklamarkası”nda) reklam ajanslarının o steril akvaryumlarında yetişen “strateji dehaları” için dil, üzerine İngilizce sos dökülmüş bir pazarlama, hatta gözbağcılık aparatı olmuş.

Geçen günlerde ekranda, marka/strateji/sürdürülebilirlik kasan bir ajans yetkilisini izlerken, Türkçenin bir “tercüme odasında” nasıl vahşice infaz edildiğine tanık oldum. Hanımefendi, her cümlesinin sonuna mühür gibi “olacağız”ı zevkle, mütebessim bir ifadeyle basıyordu. E, beni de hafakanlar basıyordu haliyle! Sanki bir şeyi gerçekten yapmaya gücü yetmiyordu da eylemi asla gelmeyecek bir geleceğin kapkaranlık boşluğuna fırlatıp kurtuluyordu.

“Markayı konumlandırıyor olacağız…” derken Türkçenin temel kurallarından, ünü dünyaları tutmuş edebiyatçılarımızın revnaklı dil evreninden nasiplenememiş olmanın acziyetinin delik deşik bayrağını reklam sektörünün böğrüne sokup dalgalandırıyordu. Size bunu haykıracak bir dil muhafızı yok sanıyorsunuz ya, o şımarık rahatlığınızım semirmesi tam da bundan!

Bu “yapıyor/çekiyor olacağız” sakilliği, düpedüz bir müstemleke memuru zihniyetidir. İngilizcenin future continuous kalıbını, o sığ “pılaza” Türkçesine yamamaya çalışan bu marketing şeytanları, aslında sorumluluktan kaçmanın kılıfını hazırlamışlar. “Yapacağız” diyemiyorlar; çünkü o netlik, bir söz vermeyi, bir risk almayı ve arkasında dimdik durmayı gerektirir. Oysa “yapıyor olacağız” dediğinizde, eylem bir hayalete dönüşür. Tıpkı “sıkıntı yok” uyuşukluğu gibi… Sadece toplantıyı, röportajı kurtardığını zannedersin bu “global” esintili vızıltıyla… Gürültü çıkaran bir vızıltıdır, daha fazlası değil.

Markayı, kampanya stratejisini konuşurken ağızlarını yaya yaya “yapıyor olacağız” diyenlerin, aslında (sevdikleri şekilde yazayım) “gerçekleştirdikleri” tek şey, Türkçenin can damarına keser indirmektir. “Keser”i (de) bilmediklerine bire beş iddiaya varım, neyse! Dili bir ambalaj kâğıdı gibi buruşturup atan bu zevat, o parlak (!) kelimelerin ardına sığınıp entelektüel bir çölde kum banyosu yaptıklarını elbet bir gün anlayacak. Anlayacak da Türkçe diye bir dil kalacak mı?

Türkçe, eylemi tam on ikiden vuranların dilidir; onu pelte-leş-miş bir sürece tıkıp üzerinde tepinenlerin değil! Yarın bir gün “başarıyor olacağız” diye kendinizi kandırırken, aslında sadece “bitiyor olacaksınız.” Bu dil, kendisine ihanet edenleri önünde sonunda (“günün sonunda” demeyi de çok seversiniz) kendi lugatından atacaktır. Siz strateji mıtırateji değil, olsa olsa bir “tercüme hatası” üretebilirsiniz. Pardon, düzeltiyorum: “Üretiyor olabilirsiniz.”


Dilin Naylon Vicdanı

Bir ilan gördüm; “klark” çeke çeke yamulan o kelime yine boy göstermiş: inovasyon. Yanında da “Japonlar’ın” yazıyor. Caka ile perişanlık el ele! Bu memlekette ayrıntı ve nüans bozulunca iş sırıtıyor; bir apostrofu yerli yerinde kullanamayanlar kelimeyi tapınağa çevirip içinde âyin yapıyor. “İnovasyon” dendi mi iş bitmiş sanılıyor. Oysa iş, daha başlamadan orada yerle bir oluyor.

Bizde inovasyon çok acayip bir tören. Sahne hazırlanıyor, sunum açılıyor, biri “insight” diyor, öbürü “touchpoint” diye tamamlıyor, bir başkası “disrupt” diye göz kırpıyor. Sonra herkes birbirine bakıyor: Tamam mı? Hem de ne biçim!

“İçgörü” dedikleri de eski bir hakikatin afili bir etikete çevrilip pazarlanmasından başka bir şey değil. Çarşıda iki dakikada söylenecek şeyi İngilizceye yatırıp sektörel vaftizden geçirdikten sonra kendilerinden geçiyorlar. Network dedikleri de eski ahbap-çavuş işine yeni ceket: Torpilin “profesyonel iletişim” sürümü. Bi’ link ediniverin işte! İtibarın muskası belli: inovasyon, içgörü, sürdürülebilirlik. Sonra herkes o sahte statüye secde ediyor karton bardaklarla…

Bu putperestliğin en sevmediğim tarafı günah çıkarması. Ürün kötüyse “iletişim stratejisi” deniyor. İnsanlar sabaha kadar çalışıyorsa “kreatif süreç”… Kırılan, ezilen, sömürülen birileri varsa “kreativite sancısı” deniyor. Dil gerçeği yumuşatıyor, sonra bir güzel paketleyip ortadan kaldırıyor.

“Kurumsal Türkçe” ise bunun için biçilmiş kaftan! Son yılların en “maymuncuk” kelimelerden biri (“baba”sı “sıkıntı”dır) “aşama”. Her deliği uyuyor, her kapıyı şak diye açıyor. Bir iş mi gecikti? Bu aşamada… Bir haksızlık mı oldu? Sonraki aşamada bakılacak… Bir karar ileri tarihe mi atılacak? Şu aşamada uygun görülmedi… Kim uygun görmedi, niye uygun görmedi, kimin hakkı yenildi, kim oyaladı? Yok.

“Aşama”nın bu kadar sevilmesi tesadüf değil. “Hamle” dersen niyet sorulur; “rütbe” dersen hiyerarşi görünür. “Merhale” dersen yolun çilesi devreye girer; “safha” dersen zaman ve dönem kokusu… “Pâye” dersen kimin kimi yükselttiği görünür; “aşama” ise hepsini aynı plastik torbaya doldurur. Cümleyi dümdüz eder, gerçeği düzler; “günün sonunda” değil, nihayet vicdanı da dümdüz eder. Yoksa yamultur mu? Sis basınca etrafı sorumluluk keyif çatar.

O yüzden bu kelime yalnız lugat meselesi değil, bir dil ahlakı “sorunsalıdır”. Nasıl, “sorunsal” ile daha akademik daha havalı oldu değil mi? Doğru kelimeyi seçmek, gerçeği de seçmektir. Yanlış kelimeler yalnızca yanlış olmakla kalsa iyi, onlar düpedüz korkaktır. Sivrilikleri örter, faili gizler, suçu da yılışa yılışa törpüler. Toplantı notlarında, strateji belgelerinde, bakanlık açıklamalarında, şirket sunumlarında aynı terâne: “Bu aşamada değerlendirilmiyor.”, “Şu aşamada uygun görülmedi.”, “Bir sonraki aşamada ilerleyeceğiz.”

Piyasanın bu plastik dili gündelik hayata sirâyet ederken “baba” maymuncuk dilini çıkartır bütün utanmazlığıyla: “Sıkıntı yok.”
Nereden çıktı, ne ara yayıldı, kim bu terkibi (merkep diyesim var) orta yere bırakıp kaçtı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: Bu lâf bir şeyi çözmüyor. Dilin bu ucuz bir susturucusu çözüyormuş gibi yapıp yan çiziyor. Pörsümüş bir stor gibi iniyor dile; hem ışığı hem manzarayı kesiyor. Her yere uyduğu için pek (neyse ki “peck” yazan yok) seviliyor.

“Sıkıntı” kelimesinin kendisi eskiden, hatta “eski Türkiye”de yük taşırdı. Darlık derdi, iç burukluğu derdi, boğaz düğümü derdi, ruhun kabarması derdi. İnsana “bir şey var” dedirtirdi. Şimdi o kelimeyi trafiğe, randevuya, kargoya, “iki dakikaya geliyorum”a, “tamamdır”a uyuşuk, uyuz bir joker yaptık. Bir “hâl”di “sıkıntı”, gevşek ağızlara sakız oldu. Bunu “dilde ekonomi”, konuşmada rahatlık sandık.

“Uyuyamıyorum, unutamıyorum onu” diyor biri; cevap veriyor öbürü: “Sıkıntı yok abi, boş ver!”. Dert konuşulmadan boğazına tıkılıyor. Bir işçi “Maaşım yatmadı hâlâ” diyor. Diğeri cevap veriyor: “Sıkıntı yok, bir iki güne yatırırlar”. Emek gasbı yok oluyor. Hastane koridorunda, reklam ajansında, pastanede, cenaze evinde, manavda… Haksızlıklar, kalp ağrıları, trafik sıkışıklıkları, ekonomik zorluklar… Hepsi ufak bir aksaklığa çevriliyor.

“Sorun” dersen çözüm beklersin. “Dert” dersen ortaklığa davet edersin. “Haksızlık” dersen taraf olursun. “Ayıp” dersen utanmayı hatırlatırsın. “Zulüm” dersen hesap sorarsın. O kelimelerin her biri has vicdan ister. “Sıkıntı yok” ise kaypaklığın, omurgasızlığın bayrağını göndere çeker. Yük taşımadan, borca girmeden konuşmayı o saniye bitirir. Kolaydır. Hem de çok kolay! Dil de bu yılışık gevşeklikle sararmış bir fanila gibi sarkar.

“Yanlış yaptım” yerine diyeceğin belli: “Sıkıntı yok.”
“Özür dilerim” demek yok. İşte burada sözün: “Sıkıntı yok.”
“Hakkını yedim” demek de ne demek!
Göğsünü gere gere de: “Sıkıntı yok.”

Şimdi şu üçlüyü peş peşe dizelim: inovasyon, aşama, sıkıntı yok. Biri piyasanın yakasına yapışmış, biri bürokrasinin masasından kalkmıyor, biri gündelik hayatın boğazına çöreklenmiş. Niyetleri aynı: Hiçbiri gerçeği olanca ağırlığıyla taşımıyor. Hepsi gerçeği hafifletiyor, faili gölgeliyor, hesabı perdeliyor.

Dil bozulunca fikir sakatlanıyor; fikir sakatlanınca ahlak tavsıyor. Çağdaşlık, uyum, vizyon, süreç, ton, deneyim diye yeni etiketler tedavüle çıkıyor. İnsan kendi hayatını kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor; eline hazır SMS kalıplarından da berbat, bayat kalıplar tutuşturuluyor. Ne sokakta uzatılan mikrofona iki çift söz edilebiliyor ne sade suya tirit TV yarışmalarında elini kelime dağarcığına daldırabiliyor.

Kelimeleri silindir gibi ezen dil, sonunda dünyayı da dümdüz ediyor. Nüansı öldüren söz, hükmü körleştiriyor. Bir apostrofu bile yerli yerinde kullanmayı bilmeyenlerin memlekete vizyon satmaya kalktığı yerde yenilik değil, cilası dökülmüş gösteriş borazan öttürüyor. Bir hakkın hangi aşamada yendiğini söylemeyen cümlede kopkoyu sis vardır. Her derde “sıkıntı yok” diye bakan ağızda teselli değil, zihnî uyuşukluk kol gezmez mi?

Önce adı doğru koymak gerekiyor. Kelimeyi (ve kelimeleri yönetecek “trafik işaretleri”ni) yerli yerinde kullanmadan fikri yerine koyamazsın. Fikri yerine koymadan da memleketin aklını, vicdanı toparlayamazsın. Plastik kelimelerle yaşayan toplum, bir süre sonra acıya da haksızlığa da kapanmamış hesaba da plastik muamelesi yapmaya başlar. Sonunda elde janjanlı bir ambalaj kalır; içi çoktan yanıp kül olmuş bir hayat ve naylon vicdan!


Cihangir’de Akşam

Artarak gönlümün boşluğu her saniyede
Bir sırnaşık akşam çöktü Cihangir’e
Kendi kof kubbemiz altında bu bar saati
Marketing’den devşirme “insight”ın kıymeti

Yer yer aksettiriyor neonlu vitrin aradan
Kalkıyor ucuz şarap buğusu her an aradan
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir
Duyulan, sun’i kahkaha ve klik sesleridir

Bu curcunada karıştıkça ego ile ışık
Yürüyor influencer taifesi kibirle karışık
Kimi story’den, kimi tweet’ten üşüşüp her kapıya
Giriyor birbiri ardınca, en ama en tel yapıya

Şovun mâbedi her bir tarafından doluyor
Oturup bir köşeye, bilmiş suratlar asılıyor
Ben de bir post’un kölesi olmakla bugün mağrurum
Bir zaman Facebook’u bir âbide zannettimdi

Kubben altında bu zümreye bakarken şimdi
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim acıyı
Geçiştirmeye dalmış gibiyim
Dili polemikçi, gönlü narsist, îmanı hissiz iklimi

Nice story’lerle karışmış nice bin filtre çilesi
Gördüm ön safta oturmuş trend giysili birini
Seyrediyor vecd ile tekrar alınan viskiyi
Yükselen bir selfie’nin büyüyen velvelesi

Ulu barda karıştım sanallığın birliğine
Çok şükür timeline’a, gördüm bu saatlerde yine
Takipçilerle beraber bulunan o naylon ruhları
Dolar içimdeki boşluk her cuma akşamı



Hayatına anlam kat

Okumaya devam etmek için abone olun

Bu blog gönderisinin devamına ve yalnızca abonelere özel içeriklere erişim sağlamak için abone olun.


Emzik 4.0: Modern İnsanın Dijital Bağımlılığı ve Kaçış

Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor.
Gözler daha açılmamış, ruh yerine gelmemiş, kalp hâlâ gecenin yükünden kurtulamamış…
Ama parmak, o küçük ışığa uzanıyor.
Sanki içimizde görünmez bir bebek ağlıyor da onu susturacak tek şey başkasının varlığıymış gibi.
Bir çocuğun uyku arasında emziğe uzanması gibi.
Kendimizi susturmak için dijital bir sessizliğe uzanıyoruz usulca.

Bir Uzuv Olarak Akıllı Telefon

Gün boyunca elimiz aynı harekette:
Telefonu masaya koy, sonra al, sonra koy, sonra al.
Artık bir aksesuar değil; bir uzuv.
İnsan, avuç içiyle düşünüyor artık.

Tuhaf olan şu:
Kimse gerçekten haber okumuyor.
Kimse gerçekten konuşmuyor.
Kimse gerçekten içerik tüketmiyor.
Hepimiz sadece bir anlık tesellinin peşinden gidiyoruz.
Dijital emzik ağzımızdan düşünce huzursuzlanıyoruz; çünkü o anda kendi düşüncemizin sesini duymamızdan korkuyoruz.
Ve o kısa, çıplak, sessiz oda — modern insanın en korktuğu yer. Bu yüzden kalabalıkların içindeyiz.
Ama temassızız.
Çevrimiçi kalıyoruz, içimiz çevrimdışı.

Sosyal Medya ve Avunma Pratiği

Hiçbir şey yapmadan durmak, “modern” insan için dayanılmazdır.
Duramıyoruz.
Kıpırdamadan durduğumuz anda düşüncelerimiz seslenmeye başlıyor.
Biz o sesi duymamak için ekranı açıyoruz.

Bir tür susturucu… Takıyoruz birer birer… Tesbih çekmek “alaturka”, parmaklar “scroll”a kilitliyken
“post-modern”! İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Sosyal medya bağımlılığı tam da burada başlıyor.
İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Kafeler dolup taşıyor, toplu taşıma dopdolu, ekranlar magazin fazlası…
Hiçbirimiz birbirimize değmiyoruz.
Kahkahalar, kapağı bombe yapmış konserve kutusu… Ekran ışığı bir ninni gibi başımızı okşuyor.
Yetişkinliğin kundaklanmış hâli bu.
Bir avunma pratiği…
Arzu, doyum için değil; sürmesi için var. Biz telefonla mutlu olmaya çalışmıyoruz aslında.
Eksikliğimizi ovuyoruz. Kimimiz tülbentle kimimiz ipekle… Oyalanıyoruz.
Oyalanmak iyileştirmiyor.
Sadece geciktiriyor. Kalbimiz kırıldığında o kırığı onarmanın bir yolunu aramıyoruz.
Üzerine mavi ışıkları tutuyoruz lehim niyetine.
Kırık, ışıkta parlıyor diye iyileşti sanıyoruz.
İyileşmiyor.

İyileşmeyen Yaralar ve Mavi Işık

Keder büyürken elimiz yine telefona gidiyor.
Oysa kederin hakkı büyümektir. Kanaya kanaya…
İnsanın içi acısın biraz; acı, düşüncenin olgunlaştığı yerdir.
Sessizliğin nimeti orada öğrenilir.

Kalbimizi parça parça taşıyoruz ve o parçalara dijital emzikler takıyoruz.
Bir bildirimle bir kaydırma hareketiyle avunuyoruz, avutuluyoruz.
Acının bize ait olmasından korkuyoruz.
Korkunun ecele faydası var mıydı?
Acı bizim.
Keder bizim.
Yoksunluk bizim.

Dijital emzikler?
Onlar susturucu.
Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş olarak telefona değil, kendimize dokunalım.
Kalbimize, yüzümüze, acımıza… Hayat orada başlar.
Sessiz.
Derinden.
Kimseye göstermek zorunda olmadan.