Tag Archives: Kültür

24 Haziran 2010 – Nev’î ile Hemingway

Asıl adı Yahya olan XVI. yüzyıl Osmanlı şairi Nev’î (Malkaralı Nev’î) 24 Haziran 1599’da öldü.

çün mihr-i kemāl bende tābān
sen görmesen ermez ana noksān

hurşidi egerçi görmedi būm
hurşid degül cihānda mezmūm

sanma beni murg-ı āşiyānam
ben gevher-i kān-ı lā-mekānam

362 yıl sonra, ABD’li edebiyatçı Ernst Hemingway intihar etti.


“AŞK-I MEMNU”CULAR FENA KANDIRILDINIZ!

Önce yazarının isminden başlayalım: Servet-i Fünun Edebiyatı’nın önemli yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil’in adı, sokak köpekleri için kullanılan “it” telaffuzuyla okunmaz!

“Ha:lit” diye okunur. 1897-98 arasında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Aşk-ı Memnu, Türk romancılığının kavşak noktalarındandır. Adaşı Halit Refiğ tarafından TRT için çekilen dizi, dönem atmosferini görece daha tutarlı, başarılı bir şekilde görselleştirmişti. Adı üzerinde; “adaptasyon”. Ancak, şu an televizyon ekranlarından taşan “şey” Aşk-ı Memnu’nun ruhuna değil yaklaşmak, uzağından bile geçemiyor.

Romana sadık kalıp bir dizi çekmek zordur. Bu zorluğun törpülendiği yerler olabilir ama temel alınan bir eseri bambaşka bir şeye dönüştürmek… Bu olmaz işte! Roman uyarlaması ciddi bir iştir. Şıpınişi yazılıp çekilemez! Romanın anlattığı tarihsel dönem, buna bağlı olan kurgu tamamen çöpe atılmış ve ortaya sıradanın sıradanı, bir burjuva (esasında “sonradan görme” demek daha doğru) ailesindeki aşk meşk, aldatma, entrika hikâyesi çıkmış. Yazık.

Google’dan “aşkı memnunun son bölümü”nü arattıranlar, sözüm size! Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (kim diye sormayın, onu da arattırın lütfen) şu sözlerine dikkat edin:  “Sadece realist teknik ve psikoloji itibariyle bakılırsa, her zaman mükemmel sayılabilecek bir eser.” Edebiyat eleştirmenleri de, Bihter’i Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ile Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla kıyaslar, “son”u itibariyle. Evet, dizinin değil, romanın sonunda Bihter intihar ediyor! Elinde de “ayfon” yok!

Roman o kadar boyutludur ki, o kadar iyi bir dönem panoraması ve saptamaları vardır ki, Firdevs Hanım, Bihter ve Peyker, Tanzimat sonrasının “alafranga” yaşamını temsil eden bir rolde çıkar karşımıza. Adnan Bey’le temsil edilen ise geleneksel değerlere bağlı, Batılı yaşam biçimine uyum gösteren üst sınıf bir Osmanlı ailesidir. Üstat Halit Ziya Uşaklıgil, romanını karşıtlıklar, çelişkiler ekseninde kurup geliştirirken Batı-Doğu kıyasını yarattığı karakterler aracılığıyla vermiştir. Kuru kuruya bir “yasak aşk” dizisi olarak “uyarlama” yapmak romana, yazarına düpedüz hakarettir. Tekrarlayayım: Bir romanı adapte etmek demek, bire bir romanı perdeye/ekrana getirmek değildir. Ne var ki, Aşk-ı Memnu sıradan bir “yasak aşk” romanı da değildir!

Romanda anlatılan, altı çizilen kavramlara bakalım: Batılılaşma, alaturka-alafranga hayat, toplumsal değişim, sınıfsal farklar… “Melih Bey-Adnan Bey” karşıtlığında verilir bu sınıfsal fark… Adnan Bey ile Firdevs Hanım’ın oturdukları köşk arasında ne fark var? Sponsor şirket sağ olsun! Hepsi aynı lüks içinde yaşıyor. Ebeveyn banyosu, yaşam alanları, bir ihtişam bir modernlik sormayın gitsin! E, o zaman nerede kaldı bu sınıfsal fark?! Behlül’ün “alafranga” hayatın getireceklerini işaret eden “Şık bir yenge, şık bir izdivaç, şık bir valide ile şık bir hemşire! Bütün şık! Biz de Melih Bey takımından oluyoruz.” sözleri dizide yerini bulmazken, Kıvanç Tatlıtuğ’un acemi oyunculuğuyla (Kenan İmirzalıoğlu da zamanla düzeldi. Onun “oyuncu koçu”na başvurabilir.) temsil edilen Behlül Bey, “marka” kıyafetlerle, “ayfon”larla, “spor” otomobillerle gezip tozarken, bu diziye “Aşk-ı Memnu” demek çok büyük bir terbiyesizliktir.

Halit Ziya’nın muhteşem “ruh tahlilleri”nin tadına varmak şöyle dursun, Bihter’in, Nihal’in en küçük ruhsal değişikliğinin kenarından köşesinden dahi geçemiyoruz! Yıldızın parlasın diye dizi ve reklam (deodoran, cips) sektörüne hızlı bir giriş yapan Beren Hanım’a ödenen paralara dudaklarımızın uçuklaması yetmeyebilir! Acun Bey’in 2.6 milyonluk vergi beyanını, bu gidişle Beren Hanım tarihe gömecek güle oynaya! Onun oyunculuğu da tatmin edici olmaktan uzak. Ortalıkta oyuncu kıtlığı var. Bu kesin. Bu kıtlığın minik örneği olarak şu reklamlara dikkat edin: Garanti Destek ile Binnur Kaya’lı Haber Türk reklamlarındaki “haber spikeri” aynı kişi! Pes! Dediğim gibi, reklam piyasasında “casting” sıkıntısı had safhada. Vakit geçirmeden bir reklam ajansına 20 TL ödeyin ve boy-portre fotoğrafınızla kataloglara girmeye bakın. Neyse.

Bihter’in çapraşık ruh dönüşümlerini, içindeki ruhî çalkantıları anlamlandırabilmek, anlamak ne mümkün! Bir kere dizinin “müziği” buna en büyük engel! Oyuncuların rol kesmelerini yeterli bulmayanlar, ruh hallerine tercüman olduklarını zannettiği iç bayıcı müziği görüntülerin üzerine boca ediveriyorlar! Vaziyet tam bir facia!

Karakterler sığ, dönem atmosferi sıfır, oyunculuk, yönetim kötü. Neymiş, “Halit Ziya Uşaklıgil’in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu”ymuş! Sizi bilemem ama benim karnım tok bu dibi tutmuş yemeklere!

“Aşk-ı Memnu”cular fena kandırıldınız! Nihal, mürebbiyesinin gidişiyle iyice yalnız kalmıştır. Sevilmeye muhtaçtır Nihal ve… Behlül’ü bir arkadaş/kardeş gibi seven Nihal, Behlül’ün Bihter’den sıkılıp uzaklaşması ve Nihal’e biraz yaklaşmasıyla… Bırakıverir kendini… Yalnızlığına merhem olarak görür Behlül’ü… Ta başından Behlül’e âşık değildir yani Nihal!

“Aşk-ı Memnu”cular fena kandırıldınız! Romanı adapte etmediler! Romanı ters yüz ettiler! Tüm bunları yapacaksanız, kuru kuruya bir “yasak aşk”a endeksleyecekseniz diziyi, ne demeye kandırdınız insanları Halit Ziya Uşaklıgil diye, Aşk-ı Memnu diye? Zenginler arasında, köşklerde oturup son model ciplerle, otomobillerle gezen, aşçı, uşak, mürebbiye istihdam eden sözde “burjuva” mensubu bir aile içi “yasak aşk” hikâyesi neyinize yetmedi? Niçin Halit Ziya Uşaklıgil’i ve “ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu”yu sömürdünüz, niçin?

Bu dizinin senaryo yazarlarına İsmail Cem adına bir de ödül verildi ya… Yazıklar olsun! Hâla “yasak aşk” dizisinin sonunu merak ediyor musunuz? Buyrun, o da burada: https://adnanalgin.wordpress.com/2010/05/20/ask-i-memnunun-son-bolumu/


Siz Pelin Batu’yu bırakın da “haber”inize bakın!

“Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da / Baharda bir gece tambûru dinle Çamlıca’da”

Yahya Kemal Beyatlı

Tabii, sizler; yani “İnternet Gazeteciliği” yapanlar, kemençeyi de bilmiyorsunuzdur büyük ihtimalle. Yahya Kemal’i duyduğunuz da meçhul!

“Tambur”u (Arapça “tanbur”, Farsça “tenbur) “ud” ile karıştıranların, “tambur”u “ud”dan ayıramayanların (“gazeteci”, “muhabir” demek iltifattır) Pelin Batu’ya laf etmeye hakları olamaz! Tam bir “Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci? / Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten” durumu! Merak eden olursa, dizeler Ülkü Tamer’in… Hele hele mal bulmuş Mağribi gibi Pelin Batu’yla dalga geçmeye, kafa bulmaya çalışmak, “tambur”u tanımayan, kendi kültürüne “ecnebi” adamların yapacağı en son şey olacaktır! Bu kadar cehalete PES doğrusu! Arzu edenler “YUH” da diyebilir.

Google hazretlerine “Pelin Batu kedi” yazın ve ilk beş-on haber sitesine bir bakın. Hepsinde aşağı yukarı şunlar yazıyor. Artık kim yazdıysa… (Allah yazdıysa bozsun!) “Habertürk ekranlarında yayınlanan Tarihin Arka Odası’nda olaysız bir hafta geçmiyor. Programa bu kez de canlı yayında stüdyoya giren kedi damgasını vurdu. Pelin Batu, yayın sırasında stüdyoya giren kediyi farketti. Kediyi “Pisiii” diyerek stüdyoda aramaya başlayan Batu, yayına yine renk kattı! Batu, kediyi ararken Murat Bardakçı da canlı müzik yapmaya başladı.

Bu arda kediyi ”Pisi…” diye bağırarak aramasını duyan Bardakçı ve Afyoncu gülme krizine girdi. Murat Bardakçı’nın ud çalarken aradığı kediyi bulan Pelin Batu stüdyoya getirdi. Herkesin ilgi odağı olan kedi, Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun diline dolandı. Bardakçı ise gülmekten ud çalmasını zor tamamladı.”

Bu “haber”i yazan her kimse, hayatında hiç “ud” görmemiş olmalı. Bre hayatında ud ve tambur görmemişler, peki Coşkun Sabah’tan da mı habersizsiniz? Murat Bardakçı’ya “ud” çaldıran cahillere sorayım o zaman: Metin Şentürk ne çalıyor? Akustik gitar mı?

“İnternet Gazeteciliği” (?!) yerlerde sürünüyor. Buna anlı şanlı “büyük” gazetelerimizin İnternet yayınları da dahil. Temel dilbilgisi kurallarından habersiz bu insanlar, nasıl olur da “haber” yazma cüreti gösterir? Amaç “haber” vermek olmayınca, her türlü şaklabanlık, cehalet olağan hale geliyor. Maksat “sansasyon” olsun!

“Tambur”u “ud yapmak yetmemiş. Pelin Batu, Tarihin Arka Odası’nda kedi kovalamışmış! Allah habere bak be! Bunu haber diye yazanlar, “kovalamak” fiilinden de habersiz işin kötüsü! Tam bir rezalet! Pelin Batu’nun kendi kültürüne, geleneğine “ecnebi” halini yazacaktım ama “İnternet Gazeteciliği” yapmaya kalkışan beceriksizlerin cehaletlerinin “facia” mertebesindeki halleri yüzünden Pelin Hanım’ın “ecnebi”liğine değinemedim. Daha sonra inşallah…


“Aşk-ı Memnu”nun son bölümü!

“Geceler”deki ünlüler, elinde tuttuğu mikrofonu, omzundaki kamerasını özel hayatına sokmaya çalışanlara şaşmaz bir şekilde “arkadaşlar” ve “çocuklar” diye hitap eder. İşte bu “çocuklar” ve “arkadaşlar”, bardan, gece kulübünden koşar adım otomobillerine seyirten ünlü simalara uzatırlar mikrofonlarını ve halkın merakla, heyacanla izlediği dizilerde canlandırdıkları karakter hakkında sorular sormaya çalışırlar çoğu kez. 

Omuz kamerasının ışıklarından kaçmaya çalışırken, yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de bu sorulardan payına düşeni alanlardan: “Efendim, peki Adnan Bey, Bihter’e ne yapacak, Bihter Hanım’la arası düzelecek mi? Behlül’e ne olacak?”

Selçuk Yöntem’e, bunlara benzer pek çok soru sormaya çalışıyordu acar magazin muhabirleri gecenin ilerlemiş saatlerinde. O da, “çocuklar” diyerek, sorulara cevap vermeden uzaklaşmaya çalışıyordu. Oysa o “çocuklar”, Hâlid Ziya Uşaklıgil’in romanını yıllar önce okumuş olmalıydılar. Tıpkı, “Ayy! Kız, Aşk-ı Memnu’nun romanı çıkmış…” diyen kızlarımız, kadınlarımız gibi… Hanımın Çiftliği’nin de, Samanyolu’nun da, Yaprak Dökümü’nün de kitapları çoktan çıktı!

Kadınlarımızı ekran başına mıhlayan ve Aşk-ı Memnu’yla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisindeki karakterlerin sonlarını yazarak, vatana millete bir hayrım dokunsun istedim âhir ömrümde!

Bihter kızımızın sonu: Biricik kocası Adnan Bey’in (ah adaşım, vah adaşım!), Behlül’le olan ilişkisini öğrendiği Bihter, kocasının beylik tabancasını şakağına yastık koymadan dayama cesaretini gösterir ve Hakk’ın rahmetine kavuşur. Kulağımıza Pınar Altuğ’un, “Yıldızın parlasın!” cümlesi çalınır ne hikmetse!

Son model otomobilinin direksiyonunu tokatlayarak sinir krizi geçiren Behlül oğlumuzun sonu: Yengesiyle olan ilişkisi su yüzüne çıkınca, ortalıktan “yengen” oluverir. Kayıp ilanı verilir ama o, sinir krizi geçirdiği kareleri hatırlayarak, kimselerin yüzüne bakamayacak kadar utanç içindedir. Hollywood’un yolunu tutup Jack Nicholson’dan oyunculuk dersleri almaya karar vermiştir.

Adnan Bey’in sonu: Behlül’ün, Bihter’in göbeğinde erittiği “bitter çikolata”larla ziyafet çektiğini öğrenmesiyle çılgına döner Adnan Bey! Harıl harıl Bihter’i arar. Google, Facebook, Twitter… Hiçbir yerde bulamaz. İyice delirir. “Residence”ın tüm ebeveyn odalarını, teraslarını, dinlenme mekânlarını hallaç pamuğu gibi atar. Bihter, Adnan Bey’in beylik tabancasını çoktan eline almıştır oysa. Kader ağlarını nasıl örse beğenirsiniz? “Beyenen”ler, bir zahmet “beğenmeyi” öğrensinler lütfen. Neyse. Silahın tozunu siler, yağlar altıpatları… Tetiği de çekecek kadar gücü vardır. Çeker de…

Sokerde çalmaz o anda. Hüzünlü dizi müziği akıtılır gönüllere… “Raiting” tavan yapacaktır artık! Reklamlar girer hemen! İntiharın günah olup olmadığı üzerine sorular hazırlanmıştır. Zekeriya Beyaz’ın fikri alınır. Bir de, Beren Hanım’ın ne düşündüğü sorulur. Hüzün de, “raiting” de tavana vurmuştur artık!  Baygınlık geçiren Nihal ile babası Adnan Bey, bundan sonra artık sadece birbirleri için yaşayacaklardır. Hayat üç günlüktür, tornistan dizi(ler) ise sür Allah sür… Bitsindir artık bu dizi(ler)! Nihayet biter de…

Has okurlar için tavsiye:

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, Selim İleri

Mai ve Siyah, Hâlid Ziya Uşaklıgil, Özgür Yayınları

 


AB GRUBU KAN DEĞİL, İZLEYİCİ ARANIYOR!

“Düşüş yaşansada anaparanızı koruyan, yıllık olsada 3 ayda bir kazanma imkanı veren yeni fonumuzla tanışın!”

“Evlenmeden önce bir kez, Boşanmadan önce iki kez okuyun.”

“Türk basınının en ‘yaramaz’ köşeyazarı, etimolojinin en titiz araştırmacısı Sevan Nişanyan Everest’te..!”

“DEĞERLİ EŞYALARINIZI SOYUNMA ODASIN’DA BIRAKMAYINIZ. ANTRÖNERLERİNİZE TESLİM EDİNİZ.”

Dört cümle. Dördü de hayatın tam içinden. Biri, yabancı ortaklı bir bankanın e-postasından; biri, röportajlarıyla tanınan bir kadın gazetecinin son kitabının reklamından; biri, hatırı sayılır öneme sahip bir yayınevinin reklamından; biri de, bir gün herkesin o futbol takımı taraftarı olması hayaliyle yaşayan kulübün tesislerinden…

Tam dört cümle… Dördü de hayatın tam içinden. Hepsinin asgari müşterekte bir araya geldiği nokta ne olabilir, fark ettiniz mi? “Gayet güzel, hoş cümleler, ne var ki de yani” diyenlerdenseniz, özel kanalların “raiting” denekleri için seçilmeniz an meselesidir, hazır olun!

AGB Nielsen diye bir şey duydunuz mu ey bir avuç okurum? Türkiye’deki “raiting” ölçümünü bu kurum yapmaktadır 1989’dan beri. “İzleyici oranı” (raiting) ortalama izlenme oranı oluyormuş. “Bir program diliminde veya zaman diliminde her dakikaya düşen ortalama izleyici yüzdesini”, “izlenme payı”, ise bir kanalın belli bir zaman diliminde toplam izleyiciden almış olduğu pasta dilimini gösterir imiş.

1 Ocak 2005 tarihinden itibaren izleme ölçümleri, 21 il merkezinde ve bu il merkezlerinin 20.000 nüfus üstü kent-ilçelerindeki hanelerde yapılmaktaymış. Şimdi de, son verilere bakalım. Nüfus: 75.231.722 (2005). Hane: 2.500. Takılı Peoplemeter: 3.682. Evren: 59.370.392. Ölçülen veri: Karadan yayın, kablolu yayın ve dijital uydu. Veri tabanı: Program ve reklam kuşakları.

Dün gece NTV’de Tomris Giritlioğlu, Show TV’de yayınlanan “Bu Kalp Seni Unutur mu?”nun, arzulanan, beklenilen “raiting”i alamadığı için yayından kaldırılma ihtimalinin güçlendiğinden hüzün içinde bahsederken, kültürel-zihinsel çoraklaşmaya doğru gidişin mekanik canavarı “raiting” denilen “şeytan aleti”nin içyüzünü anlamaya, anlamlandırmaya da çalışıyordu. “AB” grubunun içine, görece daha az eğitimli “C” grubunun dahil edildiğinden de dem vurdu Tomris Giritlioğlu.

Aşağı yukarı şunları söyledi Tomris Giritlioğlu: İnsanlar katı gerçeklerle karşılaşmak istemiyor, bir dönemin acı gerçekleri içlerini karartıyor, insanların ekonomik durumu güç bela hayatta kalmalarına yetiyorken, bir de düşünmek istemiyorlar vb. Kısacası; insanlar gündelik hayatın içinde yeteri kadar acı, azap, zorluk içindeyken, bir de dizide tatsız, huzursuz edici görüntülerle karşılaşmak istemiyor… Peki, ne istiyor bu “gündelik hayatta zorluklarla mücadele edip de hanesine çekilince huzura kavuşmak isteyen izleyici”?

Halid Ziya Uşaklıgil’in, Reşat Nuri Güntekin’in kemiklerini sızım sızım sızlatan, sade suya tirit “pembe dizi” mantığında uzattıkça uzatılan senaryolarla, kimin eli kimin cebinde oyununun “yastık” sorunsalında işlendiği, ciddi ciddi kötü oyunculuklarla ve Bihter ile Behlül rolüne hayat vermeye çalışan; birisi mankenlikten, diğeri de “yeteneğini göster bakalım” programlarından gelen iki genç insanın ne hikmetse her bölümde öpüşüp koklaştığı “sansasyonel” yakınlaşmalarla bezendiği bir parodi…

Hanesindeki “raiting” cihazının bağlı olduğu “evin hanımı” veya evine ekmek getirme derdindeki “evin beyi”, seksenli yıllarda Türkiye’de yaşananları değil, Bihter’in Behlül’le olan aşkını merak eder hale getirilmiştir. İçinde “sol”u çağrıştıran her türlü veri itinayla zihinlerden atılacak bir mekanizmayla mücehhez kılındı. Düşünmek mi? Aman, evlerden ırak! Kitap okumak mı?! Kısa yoldan “sınıf atlamak”, “işini bilmek”, “uyanık olmak” yeni değerler oluverdi bir anda. “Hatırla Sevgili” dizisi için “solcu dizi” dendiğini işitti bu kulaklar! Muhtemelen, “Bu Kalp Seni Unutur mu?” da, Türkiye’nin seyir zevkini, dizilerin estetik-kültürel düzeyini belirleyen “raiting” deneklerince “solcu dizi” olarak nitelendirilmiş olmalı.

Ayy kıızzz, şu Kıvanç ne tatlı çocuk di mi yaa! Bayılıyorum ben onun gözlerine kız! Bi de, hani Firdevs’i oynayan kadın var ya, eskiden Yılmaz Güney’le evliymiş. Çok tatlı kadın yaa! Hem kadın altmış altı yaşındaymış kıızz!

Meraklısına: “yaşansa da”, “olsa da”, “boşanmadan”, “Everest’te!..”, “SOYUNMA ODASINDA/SOYUNMA ODASI’NDA”. Ve tabii, “BU KALP SENİ UNUTUR MU?”