(sahneye elinde suyla gir. nefesini toparla. seyirciye bak.)
Merhaba, ben geldim.
Yani şirket mail’lerinde yazdığı şekliyle: “Gelmiş bulunmaktayım.”
Lan geldik işte!
Bu plaza dili var ya… Türkçe ile reklam sektörünün nikâhsız evliliğinden doğmuş hilkat garibesi bir lehçe.
Biz “geldim” deriz, onlar “gelmiş bulunmaktayım” der.
Bir de bunu yazınca profesyonel olduklarını sanırlar.
Ulan, sen profesyonel değilsin, sen sadece fiili uzatıp duruyorsun.

Ben redaktörüm.
Redaktör deyince milletin aklına vibratör geliyor.
Akraba sayılırız.
O bazı stratejik bölgeleri titretiyor; ben beyni, klavyeyi, kalemi…
Ama bir fark var: Onun titrettiğine herkes razı, benim titrettiğime kimse tahammül edemiyor.
Benim işim ne biliyor musunuz?
Ağzında sakızla dolaşan 25 yaşındaki stratejistin bana dönüp
“Adnan Bey, bu copy’de biraz daha ışık olsak mı?” demesine sabretmek.
Işık olmak ne oğlum? Ampul müyüm lan ben?
Ben metin yazıyorum, TEDAŞ direği değilim.
Bir de “brief” veriyorlar.
Brief dedikleri de şu: Ne istediğini bilmeyen birinin, bildiğini sandığı her şeyi yarım yamalak anlatması.
“Bu iş çok viral olsun” diyorlar mesela.
Evladım, viral dediğin hastalıktır.
Sen markanın suçiçeği gibi yayılmasını niye istiyorsun?
“Dilden dile yayılsın” de meselâ. “Pelesenk olsun” de, değil mi?
Yok. İlla ki markayı enfekte edecek.
Geçen gün biri çıktı: “Bu projeye biraz daha fokuslanalım.” dedi.
Bak bak…
Odaklanmak öldü, Allah rahmet eylesin. Artık fokuslanıyoruz.
Hepimiz birer sirk foku olduk, burnumuzun ucunda inovasyon çeviriyoruz.
Ben “odaklanalım” desem bana diyecek ki: “Adnan Bey, sizin vibe çok lokal.”
O lokal dediğin yerel zaten! Ben bu dille global olmam, ben bu dille ancak zâyi olurum.
Bir de şu “wording” tayfası var. Markadan feedback geliyor: “Vördingi biraz daha sexy yapalım.”
Vörding ne? Seks ile ne işimiz var?
Ben üç gün bunu düşündüm. Bir noktada şuna geldim: Galiba bunlar artık Türkçe konuşurken bile altyazı istiyor.
Geçenlerde “senior” bir reklam yazarı bana yükseldi. Bu “yükselmek” de acayip bir joker ha…
Kızınca da yükseliyorsun, hoşlanınca da. Bana yükselme, net olarak kızma temellidir.
Dedi ki: “Abi, bu metin benim çocuğum, dokunma ona.”
Lan ne çocuğu?
Senin çocuk kazık kadar olmuş, evin ortasında donunu indirip halının tam ortasına sıçıyor.
Ben de gelip “Ay çok özgün bir dışavurum” mu diyeceğim?
Sıçmışsın işte metne! Bağlaç ayrı değil, anlam ayrı değil, ritim ayrı değil…
Temizleyeceğiz tabii!
Haber bültenleri de ayrı bir cinnet arenası…
“İyi akşamlar dileyelim” diyorlar.
Dileme lan, dileme!
“İyi akşamlar” de geç.
“Haberlerimizi aktarmış olalım…”
Aktar o zaman!
Şimdiki zamanla gelecek zamanı mut’a nikâhına bağlamışlar. Keyfe bak!
Sosyal medyada biri yazmış: “Bugün kendime bir alan açtım.”
Hayırdır, imara mı açtın? Alt tarafı iki dakika boş boş oturdun işte, hepsi bu.
Bir de yapay zekâ tayfası var. Dünyayı değiştirecekler güya.
Ama “zekâ” yazarken şapkayı koymaya üşeniyorlar.
Bak, dünyayı kurtarmak istiyorsun ama “a” harfini inceltmeye üşeniyorsun.
Senin zekân kalın yazılmış kardeşim, senin algoritman nasıl ince düşünecek?
En sevdiğim de şu: Birine teşekkür ediyorsun, sana ne diyor?
“Sorun değil.”
Zaten sorun değildi!
Ben sana teşekkür ettim, sen bana “bunu yük görmedim” diye cevap veriyorsun.
Nezaketi bile eksi bakiyeyle yaşıyoruz memlekette.
Eskiden “rica ederim” derlerdi. Yani “bu benim için şereftir” falan.
Şimdi herkes arıza kaydı kapatıyor.
Durum bu.
Ben kırkından sonra açık mikrofona çıkmış bir redaktörüm.
Ama şunu fark ettim: Bu ülkede ne yaparsan yap rezil olmuyorsun.
Gerçekten olmuyorsun.
Yarın sabah hepiniz uyanacaksınız… “Aynen” diyeceksiniz…
Beni de unutacaksınız.
O yüzden içim rahat.
Gösterinin adı da şuydu bu arada:
Dekonstrüktif ironi yatağında introvert mizahımsı monolog.
Ama siz “Beş Dakikada Beşiktaş” deyin, ben anlarım.
Eksik olmayın.
Teşekkür ettim.
Bu metnin hikâyesi:
Bir mesai akşamı, reklam yazarı bir arkadaşımla markanın bizi gecenin köründe ajansta iki lahmacun ve bir ayranla nöbete dikmesi üstüne laflıyorduk. Ben saçmaladıkça o gülmekten lahmacununu düşürdü, ayranını döktü. Sonra da “Abi, bizim Kadıköy’de çocuklar sahneye çıkıp gösteri yapıyor, sen de denesene,” dedi.
Önce güldüm. Sonra eve gidip iki sayfa yazdım. Cep telefonunun kamerasının karşısına geçince yarım sayfada tıkandım. Metni arşivimde sakladım. Sonra BKM Mutfak Açık Mikrofon duyurusunu görünce içimdeki sahne iştahı tekrar kabardı; o kadar.
