Category Archives: Uncategorized

“Nereye basıp yürüyeceğiz?”

“Bünye değiştiriyoruz. Doğu’nun bol zamana, geniş mekâna, fatalizme göre ayarlanmış aheste salıntısından Batı’nın makina gibi tıkır tıkır işleyen ritmik dinamizmine aktarmanın içindeyiz, daha doğrusu başlangıcındayız, asıl civcivli noktasına gelmedik daha, eski zaman kalıntıları her tarafta yol kesiyor ve bizi eski zamanın âhengine geri tepiyor.

Asfaltta uçar daim biraz yürüyorsunuz, derken stop. Arnavut kaldırımı başlıyor. Sağda yıkıntı solda yapı. İğri büğrü taşlardan daracık bir yaya kaldırımı, hışım gibi gelen taşıtlardan şuraya canımı kurtarayım derken o beğenmediğiniz yaya kaldırımına inşaat malzemesi yüklü bir kamyon geliyor bindiriyor. Şurada boru patlamış, sel basmış, burada blok taşlar geçilmez, ötede işporta beride yolcu alan dolmuş. Nereye basıp yürüyeceğiz?”

Sinirlerimiz, Safiye Erol, 1962


Her günün sözü

Âkıl isen âlemin nakşın görüp meyl eyleme

Köhne bir virânedir bünyâdı âb üstündedir

Figânî


Dünün/Günün Sözü

Kadı ola davâcı ve muhzır dahi şâhid

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

Ziya Paşa


Afiş mafiş: Kaçıncı hüsran bu?

Kurtuluş Son Durak filminin “resmî” sitesinden Ayten Soykök’ün canlandırdığı karakter Gülnur için yapılan “art”istik bir çalışmaya bakalım. Artık yazmaktan usandığım “bi” ve “birşey” umursamazlığı berdevam burada da! Maşallah.

“Bir”deki harf düşmesini “Bi'” olarak yazmak bu kadar zor olmamalı. Hele şu “birşey” hastalığı… Ama ne! Yazacağınız şu: HAYAT Bİ’ DEĞİŞİK BİR ŞEY. Bu kadar yahu! “Bir şey”i yapıştıranları biliyoruz da… Bi’ de “herhangibir” yazanlar peyda oldu son zamanlarda! Özellikle internet âlemindeki “banner”larda bu sakat yazıma rastlıyoruz. Gönül “herhangibirşey” yazımını görmeyi de arzuluyor tabii!

“Birşey” yazanlar, “fular”ın, elbisenin de bir “şey” olduğunu düşünseler… Arapçada “nesne”yi imler, başımız sıkıştığında imdadımıza yetişen bu “şey”. Çoğulu ise “eşya”dır. “Nesneler, şeyler” demektir. Hakkınız var elbette; meşhur “Kadınım” şarkısındaki “Eşyalar toplanmış seninle birlikte, sen kadınım” sözündeki “eşyalar” yazımı, galatların en meşhurudur! Türkçe söylemek böyle bir şey işte kadınım, böyle bir şey!

“Birfular” yazmayanlar, “birelbise” yazmayanlar, “birşey” yazmakta bir beis (“sakınca, “engel” canım) görmüyorlar ne hikmetse! Kurtuluş Son Durak ise Türkçe kaçıncı durak? Bu kaçıncı hüsran?


Tabela mabela: “R”de “Süper Tasaruf”!

Şu tanımı okuyalım öncelikle: “Bir şeye sâhip olma ve sâhip olduğu şeyi istediği gibi kullanma yetkisi.” Devam edelim: “Bir nesneyi, özellikle parayı dikkatli ve idâreli kullanma, israf etmeme, tutumluluk, iktisat.” Para, mal mülk artırma (“arttırma” da olur), biriktirme de, “tasarruf” kelimesiyle karşılanır. Hiç de fuzûli işlerle uğramamış olan büyük Fuzûli, “bir kadına kocalık muamelesinde bulunma” anlamıyla da kullanmış “tasarruf” kelimesini: “Halka hûblardan visâl-i râhat-efzâdır garaz / Âşıka ancak tasarrufsuz temâşâdır garaz”

Böylesine katmanlı bir mânâ ihtiva ediyor bu nezih “tasarruf” kelimesi. Arapça “şarf“, “harcamak, döndürmek, sarfetmek”ten “teşarruf“. Tasarruf etme alışkanlığını çocukluğumuzda ailemizden ediniriz umumiyetle. Bayram harçlıklarımı bir çırpıda bitirmememi tembihlerdi annem. Balondu, tabancaydı, laklaktı, toptu vb. oyuncakların hepsini almamamı, harçlıklarımı biriktirmemi; kısacası “tasarruf” etmemi nasihat ederdi, anlayabileceğim bir şekilde. Zaman denen o devâsâ süpürgenin önüne kattığı seneler tarihin çöplüğüne gitti. (Orhan Pamuk’un “aklımın sineması”ndan kötü değil bu benzetmem değil mi?) Koca kazık halimizle şiire heves ettik her Türk genci gibi… Hevesimin (“Heves” de kepenk indirdi) lavları şiire püskürürken şair ağabeylerimden ilk ikazlar da gelmekte gecikmemişti: “Dilini eskitme. Şiirini arındır. Sözcük tasarrufu yap.” Ah o tasarruf! Ne zaman “tasarruf” kelimesini okusam/duysam, şiirdeki sözcük tasarrufu nasihatini hatırlarım. Şöyle bir şey karalamıştım: “ah tasarrufun fazileti / şiirin eli sopalı abisi / attım gitti işte son dizeyi”

“Mashattan” tesmiye edilen yere epey yakın bir yerde bulunan Office 1 Superstore adlı ofis malzemeleri, kırtasiye araç gereçleri satan mağazaya ara sıra uğrarım. Bu ziyaretlerimden birinde gördüğünüz kareyi fotoğrafladım. Dilde ve şiirde tasarruf ilkesini savunanların bu cüretkâr “tasaruf“a ne diyeceklerini merak ediyorum.

“İşin gücün mü yok be adam” bakışlarına mâruz kaldınız mı hiç? “Sandaviç, sandeviç, sandöviç” yazımlarının yanlışlığını gayet munis bir lisanla söylediğim büfe/restoran ilgilileri, “işsiz güçsüz adam” ve “aklından zoru olan adam” konumumun altını kalın kalın çizerler. Ek olarak, “uzaylı yaratık gören adam” bakışları da sıklıkla karşılaştığım bir bakış şeklidir. Eee, ne de olsa bakışlarının, davranışlarının mutasarrıfı onlar!


Reklam meklam: Avea, bu “fasülye” kaç lira?

2011’i 510.000 yeni abone kaydıyla kapadığı için göbek atan GSM operatörlerinden Avea, bu kutlu ve de mutlu hadise için eski televizyon reklamlarından bir nev’i “kolaj” hazırlamış ve biz tüketicilere sunmuş.

Tamam, buraya kadar bir mesele yok ama bir dönem “anchorman” Reha Muhtar’ın dillere doladığı “Teşekkürler Türkiye”den mülhem “TEŞEKKÜRLER FASÜLYE” beni kendimden geçirdi. Geçirmekle kalsa yine iyi! “FASÜLYE” yazana da, yazdırana da bir güzel geçirmek istedim, ekrandan yüzüme pis pis sırıtan “FASÜLYE”yi her gördüğümde!

Bu nedir ya! Bu nasıl bir sallapatiliktir hanımlar, beyler! Bu ne sakilliktir canlarım! Haa, şimdi denecektir ki; halk “fasülye” diyor, sokağın dilini kullandık, “fasulye” demesi zor vıy vıy da vıy vıy… Birkaç tutam halk dalkavukluğu, üstüne de göz kararı ve üst perdeden “reklamcı dili deforme ederek yaygın telaffuzu egemen kılar” pozörlüğünde, muhatabını ciddiye almaz “kreatif” vızıldalamalar eşliğinde ebemin örekesinden girilir, “rasyonel”i izah edilmiş bir işe hangi hakla laf edebildiğimden çıkılır çıkılmasına da… “Bu fasulya yedi buçuk lira” bile zor eder be koçlar!

Yarattığınız tiple(mele)re adam gibi koyacaksınız isimlerini cici hanımlar, cici beyler! Birinin adı “Fa-sul-ye”, diğerinin adı “Op-tik” olacak. Ortalık “iddia”nın yanlış, “iddaa”nın doğru olduğunu zanneden çocuklardan, gençlerden ve koca koca adamlardan geçilmiyor da… Şu “fasülye”niz için nefesimizi tüketmeyelim hiç değilse!

“Lütfen… Bilinçlenelim.”


11.11.2011’den 12.12.2012’ye…

N’oldu? 11.11.2011 için kopartılan fırtınadan geriye ne kaldı? Hatta bu “tarihî” tarihi hatırlıyor musunuz? Ne çabuk unuttunuz değil mi?

11.11.2011’de nikâhlanma telaşına düşenler, hatta saat tam 11:11:11’de (“pm” tabii) gerdeğe girmeye ant içenler, 11’lerden mürekkep bu “tarihî” tarihin getireceklerinden medet umanlar, Hande Kazanova’lar, Rezzan Kiraz’lar ve daha önce adını sanını işitmediğimiz “numerolog”lar özel televizyonları parsellemişti birkaç günlüğüne… Eee, n’oldu?

Şimdi sırada 12.12.2012 var! Hazırlanın çocuklar, hazırlansın Hande Kazanova’lar, Metin Kiraz’lar ve bilumum “numerolog”lar…


“Nesir ve şiir her gece öldürülür”

“Ekmek ve su verilir şaire hâkimin evinde / Ama nesir ve şiir her gece öldürülür acımasızca

Ekmek dedimse yeminle söyleyeyim size / Kıldan incedir o evde”

The Message, 1976


İlle de “roman” olmasın!

Hayrolsun, güne kıymetli şair Ahmet Muhip Dıranas ile başladık, yine onunla devam ediyoruz. Bu büyük şairin roman hakkında beyan ettiği fikirlerine iştirak ediyorum. Ahmet Muhip üstadımız “roman” hakkında şöyle düşünüyor: Ben romanı san’at eseri olarak kabul etmiyorum. San’at, gayesine erişebilmek için kendisinden başka vasıta kabul etmez… Size müzikten, resimden misal vereyim. Romanda sosyoloji, psikoloji vs. vardır. Beethoven’ın müziğinde, Rembrand’ın resminde ve bir şairin şiirinde başka şey yoktur; hiçbir şey onlara girmez. 


Sanat manat, münazaram iki kanat!

Liselerde hâlâ “münazara” yarışmaları yapılıyor mu bilmiyorum ama yakın tarihlerde CNN Türk’te üniversite öğrencileri arasında zamana karşı “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar” benzeri konular hakkında, günümüz gençliğinin ağzı laf yapanlarından oluşturulmuş takımlar heyecanlı “münazara” manzaraları sunuyordu berbat programlara alternatif arayanlara.

Hiç unutmam, Doğanhisar’da (Bkz. Konya) lise birdeyken de böylesi bir “münazara”ya az daha dahil oluyordum da son anda yakamı sıyırmıştım not ortalamamın matlığı sayesinde. Ne günlerdi! Konu şuydu: Sanat toplum için midir, fert için midir? Allaaah! Konuş babam konuş! Ayağımın altı pekmez, yala yala bitmez!

Fahriye Abla’nın şairi Ahmet Muhip Dıranas’ı hatırladım. Hani Parkta Serenad’ı için küçük bir değini yazdığım o müthiş şair! Bakın Ahmet Muhip ne demiş, bizim münazaracıların şablon fikirlerinin balonunu patlatıverircesine sakince:  Vallahi, bir san’at cemiyet için olmalıdır, dendi mi tüylerim diken diken oluyor.