Tag Archives: İnsan

“Kız Kulesi”nden “Sözcüklerle Dansedenler”e…

MediaCat Yayınları tarafından reklam sektörüne armağan edilen (bu terkibi üstüne basa basa kullanıyorum: “armağan edilen”)  “Sözcüklerle Dansedenler”de şair ve reklamcı Erol Çankaya, “Şairler ve Silahşörler” yazısında şöyle diyor: “Sonradan ‘Marmaris badanacısı’ olarak ünlenecek olan Kenan Evren’in resimlerinde sadece işkence moru/cinayet kırmızısı renkler kullanıp ‘mavi’yi yasakladığı, tablo astarı olarak Türkiye’yi kullandığı zamanlar…”

Haluk Mert’in “Kız Kulesi” adlı çalışmasında, sanki inadına kullandığı “mavi”yi görünce, bu satırları hatırladım. Şair ve reklamcı Erol Çankaya’nın büyük reklamcı Eli Acıman’la olan anılarını okumak ise tam bir ders niteliğinde. Reklam sektörünün “yaratıcı”ları keşke “Sözcüklerle Dansedenler”den haberdar olsalardı…

Kırkın üzerinde şair reklamcının/reklamcı şairin şiir-reklam üzerine ufuk açıcı, zihin cimnastiği yaptıran, rengârenk denemelerinin yanı sıra, reklam sektörünün çileli yıllarında kısa pantolonlarıyla şiiri, öyküyü ve dahi resmi nasıl kucakladıklarını kendi ağızlarından okumak apayrı bir zevk doğrusu.

Özellikle belirtmek gerek: Şiire alerjisi olmayanlar için tam bir şölen “Sözcüklerle Dansedenler”… Şiir sevmeyenler, şiiri sevemeyenler de bu kitapta aradıklarını bulabildikleri gibi; reklamın mantığını, felsefesini, püf noktalarını birbirinden lezzetli yazılarla keşfe çıkabilirler. Kimler yok ki bu vefa dolu güldestede! Oğuzhan Akay, Süreyya Berfe, Haydar Ergülen, Ege Ernart, Onat Kutlar, Haluk Mesci, Güven Turan, İsmail Uyaroğlu,  İzzet Yasar… Ve tabii bu kitabının fikir babası, dünya iyisi, Prag’ın semâlarından bize gülümseyen gözlerle baktığına inandığım Gürkal Aylan!

Gizli şairlerin, gizli ressamların, gizli romancıların reklam sektörünün temeline attıkları çimentonun kokusunu duymamak olanaksız. Hele hele reklam sektörünün efsane isimlerinin çok özel anlarını, anılarına okumak, dersler çıkarmak çok büyük bir fırsat, hatta nimet, reklamcılığı kafasına koyan gençler için…

Pablo Picasso’nun “La Lecture” tablosunun Sotheby’s’de 40.2 milyon dolara satıldığını öğrenen Haluk Mert’in, “Ne var ki, bunu ben de yaparım.” demesini dokuz yaşında olması itibariyle tebessümle karşılayabilirsiniz ama Erol Çankaya’nın deyişiyle “Marmaris badanacı”sının, yıllar önce Picasso’nun tablolarına bakıp da “Bunu ben de yaparım” demesini aynı tebessümle karşılamanız için kendinizi epey zorlamanız gerekebilir.

“Mavi”yi alabildiğine, özgürce kullananlara selam olsun!


“Daha, yani, hani, böyle, şey” veya Berfu Haşıoğlu

İşten pelte misali minibüslere, metrobüslere akıp televizyonun karşısına geçtiğimde, “tematik” kanalları gezerim. 45 dakikalık diziyi reklamlarla ve kendi programlarının reklamlarıyla 3 saate yaymayan, daha sonra da o diziyi tekrar tekrar göstermeyen televizyon kanallarına, memleketimizde “tematik kanal” adı veriliyor. İşte bu “tematik” kanallardan biri de SkyTurk adlı televizyon kanalıdır.

Bu televizyon kanalında, ha babam Berfu Haşıoğlu adındaki hanımı görmeye başlayınca, kimin nesidir kimin fesidir diye sunduğu programlara daha bir odaklanayım dedim. Vazife gereği katlandık. “Mevzubahis” adlı programında şarkıcıları, tiyatrocuları falan ağırlıyor. En azından, ben birkaç programda bu meslek erbaplarına tesadüf ettim. Son çıkan albümlerin tanıtımları, perdelerini açan tiyatrolar, oyuncuları… Bunlar iyi tabii.

Baba Zula’nın konuk olduğu “Mevzubahis”te, Baba Zula’nın müzik marketleri şenlendiren son albümünün satışa henüz sunulduğunu öğrendiğinde, Berfu Hanım’ın dudaklarından şunlar döküldü: “Daha, yani, hani, böyle, şey…” Yılmadım. Programı sonuna kadar seyrettim. Sevimli olmaya çalışmalar, espri yapmaya çalışıp becerememeler, genel kültür birikiminin yetersizliği, yerli yersiz kameraya bakmalar vs. SkyTurk’e değil de bir zamanlar Ersin Düzen’in de (şimdi NTV Spor’da -Sergen Yalçın ile TRT’ye transfer olmuş-) VJ’lik yaptığı Kral’a yakışacak jestlerle, mimiklerle “teen age” erkeklerin tav olabileceği (ki, onlar da bu tür yemlere yüz vermezler ya, neyse) sözüm ona iç gıcıklayıcı haller… Onu seyretmeye çalışırken bana bir haller oldu!

Tematik kanalların sonradan olma sarışın spikerlerine hasta olan erkekler, ekşi’sinden inci’sine tüm sanal sözlükçüler! Uyanın! Yeni bir Burcu Esmersoy hadisesiyle burun burunasınız! Adı Berfu, soyadı Haşıoğlu. Kendilerine 4 (yazıyla dört) adet program teslim edilmiş durumda. Kendilerinde nasıl bir hikmet, nasıl bir sunuculuk meziyeti varsa, nasıl bir diksiyon mükemmeliyetine sahipse… Ata binmiş, kılıçları da kuşanmış!

Az çok diksiyon eğitimi aldık, diksiyon kitapları okuduk (Suat Taşer mesela), Türkçeyi doğru dürüst konuşan pek çok tiyatrocudan selis İstanbul Türkçesi dinleme mutluluğuna da nail olduk. Can Gürzap’ı da, babası Reşit Gürzap’ı da dinledik, Nevin Akkaya, Pekcan Koşar, Toron Karacaoğlu, Tijen Par’ı da… Terk-i diyar eyleyenlere rahmet dilerim. Aramızda olanlara da uzun ömürler…

Berfu Hanım’ın “Mevzubahis”e konuk ettiği değerli tiyatrocu Celile Toyon [Uysal] hanımefendinin “Radyo Tiyatrosu”ndaki tertemiz diksiyonunu da duydu bu kulaklar. Ne şans! Berfu Haşıoğlu’nun sarıya boyanmış saçlarını, kırmızı ojeli tırnaklarını, ağır makyajını sollayan bir röportajcılık başarısına, zengin kültürel birikime, dosdoğru diksiyona rastlayamadım. Peki, Berfu Haşıoğlu’nda benim bir türlü görmediğim televizyonculuk, sunuculuk, röportajcılık marifeti ile tertemiz diksiyon nerede? Sanal âlemde “İtalyan oturuş” tarzıyla pek çok görseli var Berfu Hanım’ın. Televizyon programlarındaki “frikik”leri kayıt altına alıp internet çöplüğüne arz eden bir güruh da var maalesef. Baldır bacak meraklısı, beyinleri apış arasına sarkmış güruhun tespit edip yayına sürmediği ünlü veya ünsüz kadın yok neredeyse! Bu da bir sektör ve mâteessüf Berfu Hanım da bu sektörün gözde bir malzemesi olmuş. Konumuz bu değil zaten. Bu güruha bilahare değiniriz.

Hele hele baş ve işaret parmağının arasında bir çiftekavrulmuş tutuyormuş gibi yapıp gözlerini kısarak, reklamlara girmeden önce “küçük bir aranın ardından biz yine burdayız” demesi yok mu, tam anlamıyla evlere şenlik! O parmak hareketine eşlik eden göz kısmanın çok çekici, çok sempatik olduğunu zannediyor muhtemelen.

Berfu Haşıoğlu özel televizyon dünyasından bir numune sadece. Sarı saç, az buçuk işve, cilve, göz süzme vb. “donanım”la pek çok hanım kızımız kariyerlerine devam etmekteler orada ve burada, belki de şurada. Edebiyat dünyasında, basın camiasında, siyasette ve reklam sektöründe o kadar çok var ki Berfu’lardan… Saymakla, yazmakla bitmez! Nasıl söylesem; hani, böyle, yani, şey…

Not 1: SkyTurk, salı günleri yayınlanan “Delidolu”yu (“Deli Dolu” yazanlar da var) yayından kaldırdı. Artık “Tarihe Yolculuk” adlı program yayınlanıyor. “Popüler tarih” programlarında belli bir artış göze çarpmaktaydı zaten. Bu furyadan etkilenilmişe benziyor. “Delidolu”nun daimî “yorumcusu” B. Gökberk’in aynı gece yayınlanan “Radyocu” adlı programı da yayından kaldırıldı. Onun yerine “Lig TV”den seçmeler denilebilecek bir program yayınlanıyor. (13 Mayıs 2011, Cuma)

Not 2: Saçlarını koyulaştıran Berfu Haşıoğlu’nu, TRT 3’te “Gerçek Futbol” adlı bir programda gördüm. Bank Asya 1. Lig maçlarından özetlerin yer aldığı programın yorumcuları ise Ergün Penbe ile Gökmen Özdemir. Perşembe günleri de “Son Tahlil” adlı programda Ergün Penbe’nin yanına Gürcan Bilgiç oturuyor.

“Yok Böyle Dans”ın işbilir yapımcısı, Berfu Haşıoğlu’ndaki cevheri bakalım ne zaman fark edecek? “YBD”ye de katılırsa kariyeri “top” seviyesine ulaşabilir. Türk “erkeg”lerini hasta edip yataklara düşüren Kâmile Burcu Esmersoy “YBD”nin yeni sunucusu, belki sıradadır Berfu Haşıoğlu!


“New York”ta, ben diyeyim üç, siz deyin beş minare!

“Twitter” hesabım yok. Ali Atıf Bir’in yazılarının sıkı takipçisi de sayılmam. Ancak “sivri” çıkışlarıyla bir miktar zihin açıcı olduğu söylenebilir. A. A. Bir, “Mahsun’un filmi biraz komedi filmi olmuş galiba. Yalan marketing iş başında.” yazmış bir “twit”inde. Reklamın kötüsü olmaz! “Mahsun Amerikan film klişelerini arka arkaya koyup kurgulamayı film sanıyor.” derken haksız olduğunu söylemek de zor.

Türkücü Mahsun Kırmızıgül ne anlar filmden milmden kibri, çok bilmişliği değil bu. Popüler kültürün önemli bir figürünün yüksek bütçeli “gişe” filmleri çekip dünyalığına dünyalık kattığı bir yerde, sinema sanatının bol aksiyon, bol ünlü/popüler oyuncu, bol “action”, bol “meşaz”la anılan bir sanat dalına indirgenmesine itiraz etme hakkımı kullanıyorum o kadar. “Elitist” bir burun kıvırmadan ziyade, ucuz popülist yemleri kullanarak, sinema sanatının has ürünlerinden haberdar edilememiş seyirci kitlesine, “orta yol”dan “meşaz” verip caka satmaya karşı ters bir sestir buradaki cılız ses, hepsi bu.

Hürriyet Heykeli’nden sızan gözyaşı damlasından tutun Mustafa Sandal’ın ağzından dökülen lafı gediğe oturtan “meşaz”a, “Niyork” sokaklarında ters dönüp patlayan araçlardan Haluk Bilginer’in dualarına, zikir sahnelerine… Tam da burada “Takva”yı anmak gerek, farkı görebilmek açısından… Kör kör parmağım gözüne “meşaz”ın tıkış tıkış doldurulduğu ve ha babam “konuşan” bir filme tahammül edememe hakkım yok mu? Videoklip denen, hayal gücünü sıfırlayan saçmalığa da tahammül edemediğimi not edeyim. Bırakın müzik “konuşsun”, ben yazarım sözlerini… Bırakın “sinema dili” anlatsın, ben dinlerim onun sesini…

M. Kırmızıgül belli ki sinemayı seviyor. Buna eyvallah. Ancak cilalı sahnelerle, Hollywood tadında bir film çekmekle Yavuz Seçkin’e malzeme olmaya devam edecek anlaşılan. Hele hele âdet olduğu üzere, sinema eleştirmenlerine “ön gösterim” yapmak yerine, “önyargı”lı bir pas geçme de âkil yönetmen ruhuna aykırı gibi geldi bendenize. “Meşaz” kumkuması Kurtlar Vadisi benzeri bir senaryonun yardımıyla; Amerika’da hortlayan “İslami terör”e dokundurmalar, “demokrasi havarisi” Amerika’ya Türk polisleri marifetiyle tokat atmalar gırla… Tabii “Hollwood tarzı” bir filmin “action” sahneleriyle… Kurtlar Vadisi’ni seyrederek, ülke gerçekleri hakkında bilgilenenlerin, bu filmden memnun ayrılmaması düşünülemez. Bir filmin, “aynı amarikan filmleri gibi kanka” olarak beğeni cümlesinde yer alması, yayında ve yapımda emeği geçenleri memnun ediyorsa, bize ne düşeceği belli!

Bu filmi de, Güneşi Gördüm gibi “gişe yapacaktır”, seyredenler seyretmeyenlere kuşbakışı çekimlerden, Ali Sürmeli’nin yer aldığı zikir sahnelerinden bahsedecektir. Ters dönen minibüslerden, havada uçuşan roketlerden dem vurulacaktır. Sürprizli finaline şaşkınlıkla sarmalanmış beğeni cümleleri eşlik edecektir. M. Kırmızıgül yine filmi hakkında konuşmamayı tercih edecektir. Beyaz, programına Gina Gershon’u veya Dany Glover’ı çıkartabilmenin hesaplarını yapacaktır.

Rahmetli Ünsal Oskay’ın bu filmi seyredip o tatlı ve çetrefil üslubuyla biz fanilere bu filmin lezzetli bir analizini yapmasını isterdim. Shining’in aslında bir “korku filmi” olmadığını değerli Ünsal Oskay’dan öğrenmiştim de… “Niyork’ta Beş Minare” ise bu denli derin alt metin okumalarına gerek bırakmayacak ölçüde “kaba” iletilerle tıka basa doldurulumuş olsa da… Ridley Scott’ın “orta karar” işlerinden “Body of Lies”ın “Hollwood tarzı” Türk işi versiyonu olarak alın tepe tepe kullanın. Hatta elinize patlamış mısırınızı, meşrubatınızı da alıp M. Kırmızıgül’ün bu pahalı oyuncağına siz de bakın!

Rahmetli Onat Kutlar, “Sinema Bir Şenliktir” demişti. “Şenlik” başka, “curcuna” başka!


Rendekâr, bu akıl kârı mı?

İlkokul vakitlerinde “bilmece bulmaca dil üstünde kaydırmaca”ları epey severdim. Çocuklar için hazırlanmış dergilerin olmazsa olmazı, tabii ki bilmecelerdi. Annemi ve babamı sorduğum zor (?) bilmecelerle sıkıştırmak (hevesim kaçmasın diye yanlış cevap verdiklerini büyüyünce anladım) hoşuma gidiyordu. Dünya hızla kirlenirken ben de büyüyordum. Esasında son kullan-ıl-ma tarihime yaklaşıyordum. Bir ara adaşım, Adnan Ersan’ın “soğuk” bilmeceleri derlediği bir kitapla haşır neşirdim. Bir fil ağacın arkasına saklanırsa ne olur, deyip sabırsızlık içinde bilmeceyi sorduğum kişinin gözbebeklerini sağa sola çevirmesini izlerdim. Sıklıkla; ne bileyim, n’olur, cevabı alırdım. “Tarzan, ölmeden önce ne demiştir?” de gözde bilmecemdi.

Bu Kırık Potkal’da da birkaç bilmece sordum. Geçmişin alışkanlıkları hâlâ peşimde zannederim. Giriş-gelişme-sonuç dairesinde seyreder bir erkeğin bilmece merakı. Hatta, ara evre “gelişme” yaşanmaz bile! İlkokulda saf, mâsum bilmeceler, libidinal lavların ayyuka çıktığı dönemlerde ise çoğunlukla cinsellik dozu yüksek bilmeceler… Erkek denilen yaratığın cinsellikle olan yaman ilişkisi, çelişkisi bizim gibi ataerkil toplumlarda kolay kolay bitmez, bitemez. Ense kulak yerinde, kerli ferli (“kelli felli” de kabul) pek çok erkeğin, “Kıllı ağzını açtı, çıplak içine kaçtı, bil bakalım bu ne?” dedikten sonra, pis pis sırıtıp sorduğu bilmecenin cevabını almak için tecavüzcü Coşkun kabilinden yerinde duramadığına şahit olmuşluğum vardır. Gözleri oynar, dudakları kıvrılır, mânâlı mânâlı bakar. Bilmeceye muhatap olan “baaayan”lar da varsa etrafında, keyfine diyecek yoktur! Kızaran bozaran kadınların, gözlerini kaçırmalarından iyice tahrik olur. Diker gözlerini… Erkek arkadaşları da, n’aptın sen ya, dercesine yüzüne bakar bilmece sahibinin. Bir dakika geçer geçmez, ortam gerilir ve… “Çorap yahu, çorap” cevabıyla, herkesin ne kadar “kötü niyet”li olduğuna dair dokundurmalarla, göndermelerle eğlenmeye çalışır bilmece sahibimiz. Her erkeğin bacağının kıldan görünmez olduğu ön kabulüne karşı sesiniz çıkamayacaktır nasılsa! Her Türk erkeği kıllı doğar ve her şey vatan içindir!

Hap bilgiler çağındayız. İki tık tık, bak Google’a, bak Wikipedia’ya olsun bitsin! Yok öyle yağma! Benim sorduğum bilmecelerin cevabı Cahillikler Kitabı serilerinde yok. İçimizdeki Balık’ı düşünmeyin bile! Bir parça, “Top On” (“tapon” diye de okuyabilirsiniz) kitap listelerinin dışına çıkmanız yeter. Okumanın hazzına ermişler, okumanın, o halvet ânının zevk dolu dakikalarında sörf yapanlar… Okuduğum kitaplardan derlemeye çalıştığım bir parça edebî, “entel dantel” bilmeceler işte… Adım Hıdır, elimden gelen budur!

Buyrunuz: Bir çeşit “metinlerarasılık” deryası roman olarak değerlendirilebilecek PKA’da (meraklısı için; “şıp diye”) geçen “Zagon Üzerine Öttürme” adlı kitabın asıl ismi nedir, yazarı kimdir?


Herkesin “LEYL”sı kendine…

LEYLA,

İçimden esti,

sana geldim…

Bir alay insan var.

Gülüyorsun, anlamıyorlar

inliyorsun, anlamıyorlar

ağlıyorsun anlamıyorlar.

Bir alay insan var.

Seni bulsam da

bulmasam da hepsi bir.

İçimden OH! dedim ya.

OH OLSUN

Kim ne derse desin,

Mutluyum işte! –

Saat 12’de. Parlak gün.

Fikret Ürgüp


Bugün doğum günümdü.

“günden güne eksiliyor tekil kalabalığım

artık sabahı da kaplıyor acı.

tiksiniyorum bütün bunlardan.

Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.”

Pavese


Bu adam deli ya!

“Biraz param olduğunda kitap alırım; para artarsa da yiyecek ve giyecek…” diyen bir adama “deli” gözüyle bakılmaz mı? Ev, otomobil hayali kuranlara selam olsun!

Eee, adamımız 12 Temmuz 1536’da hayata veda eden, Deliliğe Övgü’nün yazarı Desiderius Erasmus olunca iş değişiyor tabii!


“BURCU [Esmersoy] TERLETİYOR”muş!

Siz şimdi bırakın Burcu’yu murcuyu! Neymiş, memleketin “sarışın” kadın âşığı “erkeg”lerinin hayal dünyasını, feci diksiyonuyla ve bir sunucunun “olmazsa olmaz”ı; kulak okşayan, pürüzsüz, yumuşak ses tonu bakımından fakir mi fakir, pürtüklü ses rengiyle ekranları işgal eden bir “spor spikeri”, erkekler için üretilmiş vücut deodoranı reklamında sözüm ona “interaktif” şirinlikler yapıp muzır mânâ denizlerinde kulaç attıracak kimi esprilerle “seksi”liğini konuşturuyormuş… Tabii ite kaka, makyajlaya bir kadın ne kadar “seksi spiker” olabilirse, o da o nispette… Burcu Hanım’ın “pablik rileyşıns”ı epey kuvvetli.

NTV’nin “yüzü güzel” sunucu kontenjanındaki Kâmile Burcu Esmersoy, bilindiği gibi 1997’de Japonya’dan “Dostluk Güzeli” unvanıyla döndü memleketimize. Zaten, “ciddi” bir haber kanalında “spiker” olabilmek için ön koşullardan biri, manken olmanız veya güzellik yarışmalarında ne ad altında olursa olsun bir “derece” yapmanızdır. Güzellik yarışmalarından gelip de kendini geliştiren, önemli mesafe kateden bir “spiker” olarak Jülide Ateş’i örnek gösterebiliriz.

Web sitesindeki “Dialog Spikerlik ve Sunuculuk Okulu’nu derece ile bitirdi.” cümlesini okuduğumuzda, sormamız icap ediyor: Ne derecesi bu? Arsen-Can Gürzap ikilisinden “geçer not” alması mucize bu feci diksiyonuyla, Kâmile Burcu Esmersoy’un. Kâzım Akşar ile Yalçın Boratap’dan da kezâ… Elini kolunu, izleyicinin dikkatini dağıtırcasına sallaması, peşinden atlı kovalıyor gibi sözcükleri eze eze haber sunması, denetimsiz jestleri, mimikleriyle, ekranda haber sunacak en son kişi olması gereken Kâmile Burcu Esmersoy’daki karşı konulmaz “cazibe”nin kaynağı nedir, nerededir acaba?

Ancak, Kâmile Burcu Esmersoy gibi sadece “estetik-kozmetik” hususiyetiyle “spiker” olarak istihdam edilen o kadar çok kadınımız kızımız var ki “tematik” kanallarda, berbat telaffuzlarıyla saç baş yolduran… Devir imaj devri! Saçının rengi, giydiği eteğin boyu, kaşını kaldırışı, dekoltesi… “En Fıstık Spor Spikerleri” listesinde yer almasını gururla duyuran Burcu Hanım’ın ASLÎ işinin elindeki haber metnini hatasız, teklemeden, temiz bir diksiyonla okuması gerektiğini hatırlatır, “fıstık”lığın sunuculuğun biricik şartı olmadığını anlaması için BBC, CNN gibi kanalları izlemesini salık veririm. Canını sıkmasın Burcu Hanım. Onun gibi daha pek çok örnek var “fıstık”lık bağlamında ön plana çıkarılan. Televizyon yöneticilerinin “güzel yüz ve vücut” ön koşulu yüzünden, doğru dürüst bir Türkçeyle okunan haberleri ara ki bulasın! Hele hele “açık-kapalı e”den ha babam çakan güzel mi güzel spikerlerimizin baygın bakışlarıyla, kıvrılan dudaklarıyla idare etmemiz istenmiyor mu…

Gelelim beni terleten “Burcu Terletiyor” faslına… Nasıl mı terletiyor? Hayallere sınır yok! Acaba? Yok canım, tabii ki “kazık” futbol sorularıyla terletiyor, bilgisayar başındaki erkek hayranlarını… Tam da, dile getirmeye çalıştığım duruma uygun bir soru cümlesindeki yazım yanlışı Burcu Hanım’a o kadar yakışmış ki, bu kadar olur yani!

“İtaf” ne demek?! Doğrusu “ithaf”tır ve Arapçadır. Birine armağan etme, o kişinin adına sunma, anlamında kullanılır. Mor ve Ötesi de mi dinlemediniz, ey soruları hazırlayan ve yazdıran yazı grubu? Yalapşap işler! Mühim olan Burcu Esmersoy’un mini eteği, epilasyonlu bacakları, soru sorarken yazılan sorulara yedirilen buzzz espricikleri jestleriyle, mimikleriyle nasıl verdiği değil mi? YouTube’un “search” kutusuna “Burcu bacaklar” yazılsın ve ekranlar salyalarla sıvansın değil mi? Vasatiyet, sakillik egemen her şeye! “Çok kötü”, “kötü”, “berbat”, “rezil” işler içinden “vasat” olanına “fevkaladenin fevkinde” numarası çekilmektedir artık!

Ortalamanın üstündeki diksiyonu, okuduğu metne hâkimiyeti, soru sorabilme becerisi, ölçülü jest ve mimikleriyle tüm “manken/model” kaynaklı “spiker”lerin dikkatle izlemesi gereken bir isim var TRT Türk’te: Ayşe Süberker. O da çok iyi değil ama manken-model kaynaklı “spiker”lere bakarsak, ehven-i şer sayılır. O, “fıstık” kategorisinde olmayabilir. Kimi “erkeg”ler için çekici gelebilecek farklı bir havası olduğu söylenebilir. Hepsinden önemlisi, elindeki metni “içselleştirmiş” haliyle bile seyredilmeye değer. Kâmile Burcu Esmersoy ve ekürilerine Ayşe Süberker’i izlemelerini öneririm.

Tüm bu hengâme arasında Seferis’den bahsedemedim. 1900’de Urla’da dünyaya gelen Yunan Edebiyatının önemli şairi, 1963 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Yorgo Seferis, 1 Temmuz 1950’de, Ankara’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde görevliyken, 1. Dünya Savaşı’ndan beri göremediği İzmir’e gelmişti.

Yorgo Seferis’in ilkgençlik yıllarını geçirdiği ev, restore edildikten sonra, “butik otel” anlayışıyla halka hizmet veriyor şu anda. Bunu biliyor muydunuz? Fazla söze gerek yok. “Yorgo Seferis RESIDENCE“a seferimiz var hanımefendiler, beyefendiler…

Not: Gördüğüm kadarıyla, son aylarda arama motorlarında harıl harıl “Ayşe Süberker”e dair bilgi/görsel/video aranır oldu. “Tematik” televizyon kanallarının “entel-alımlı-bakımlı” spikerlerini gözleri kan çanağı halde takip edenlerin ve hayal dünyalarına belli bir kalite katmak isteyenlerin favori “ekran güzeli” modeli de, TRT’ye “dışarıdan” katkı sağlayanlardan Ayşe Hanım. Bu arada; İlber Ortaylı’dan “fırça” yiyen Gümüş Hilal’in sunucusu Buket Aydın da hatırı sayılır bir hayran kitlesine ulaşacağa benziyor. A. Süberker’in her yerde tesadüf edemeyeceğiniz yukarıdaki görselini muhterem zevata sunuyorum, canım epey sıkkın halde. İdareli bakınız.


Bugün, 28 Haziran 2010 Pazartesi.

İlhan Berk’in “iki elle”, Ece Ayhan’ın “dört kolla” yazdığını söylediği, bir dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı, CHP senatörü Muhsin Batur’un oğlu, 1987-88 arasında Gergedan terbiyeciliği yapan, Ahmet Güntan ve İzzet Yasar’la birlikte “Reşit İmrahor” projesi kapsamında şiirler yazan, şair ve denemeci Enis Batur, 28 Haziran 1952’de doğdu.


Tabela mabela: Beni Türk tabelacılarına emanet etmeyiniz!

Sevgili İstanbullular!

“İSTANBUL’LULAR”dan sonraki “espas”a bir bakar mısınız? Bir de, “KAYBOLUR.!”dan sonraki, “nokta” ve ardından gelen “ünlem”e bakın lütfen. İkramiyesi “GEREGİ”!

Birkaç yıl içinde birleşik (“bileşik”) yazdığını, ayrı yazmasıyla meşhur TDK’den alıntı yapalım. Türkçe ve Türkçe yazımına derinliğine kafa yormayan zevat için TDK hâlâ “son söz” sahibidir, beğensek de beğenmesek de…

“Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.” buyurmaktadır TDK ve bu kez doğru demektedir.

Mezarlık gezmenin insan hayatındaki öneminden, bu dünyanın gelip geçiciliğini anlamanın en kestirme yolu olduğundan bahseder üstat Çetin Altan. İstanbul’daki mezarlıkların kaçını gezdiniz bilemiyorum ama üç-beş mezarlık gezince göreceksiniz ki, tabelalardaki, özensiz bir şekilde yapılmış mezar taşlarındaki yazım yanlışlarını görünce, daha da hüzünleneceksiniz.

İslam dininin temel mukaddes sözlerinin bile mezar taşına doğru dürüst yazılamadığını gördüğünüzde, içinizdeki isyan çığlığı gırtlağınızı jilet gibi kesecektir. Temel eğitim veren öğretmenlerin belirli zaman aralıklarında sınava tâbi tutulmasından tutun da, okullarda Osmanlıcanın “seçmeli ders” olarak okutulmasına varana dek pek çok hayalim var. Osmanlıca seçmeli ders olsun ki, Refik Halit Karay, Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim gibi pek çok edebiyatçımızın yazdıkları eserleri anlayamadığını ileri süren gençler olmasın cânım memleketimizde.