Tag Archives: İnsan

Ruh diyor ki: “Geleceği hatırla dedik sana ahbap, daha fazla uzun etme!”

Sözlerime müteveffa Eli Acıman’ın bir sözüyle başlamak en doğrusu: “Bir iletişim faaliyeti olan reklamcılıkta hüner, en kısa sürede, en sade, en yalın, en basit, en anlaşılır mesajı verebilmektir.” Bundan sonra yazacaklarımı okumasanız da olur.

John Carpenter’ın, Ray Nelson’ın “Eight Clock in The Morning” adlı hikâyesinden senaryolaştırdığı 1988 tarihli They Live filmini hatırladım, “Reklam sektörüne yengen demek de size düşmedi. Çamur at izi kalsin mantigiyla klavyenin basina oturup emek verilmis isleri rezillik olarak nitelemek de haddiniz değil.” cümlelerini okuyunca. Faşizan, yasakçı bir zihniyet. Kibri de cabası. Şu anki iktidar partisinin başkanı kadar dahi, karşıt fikre tahammül gösteremeyen, eleştiriye katlanamayan reklamcıların varlığı cidden ürkütücü. Beğenmeme hakkımız yokmuş anlaşılan. Ne güzel! Merak eder dururdum, reklam sektörü hakkında fikirlerimi yazabilmem için kim(ler)den icazet alacağımı… “Geleceği Hatırla” sloganını yazan şahısmış meğer bu yetkili merci! “Had” belirleme görevi de bu şahsınmış. Ne âlâ!

Ne slogana  ne de reklam yazarına çamur attım! Bilakis pırıl pırıl işler görmeye, dilimizin nüanslarını doya doya okumaya hasretim. “Çamur atmak”ın anlamını bildiğinden de şüpheliyim bu “merci”in. Zira “çamur atmak”, “iftira etmek” olarak bilinir. “İftira” ise bir kişiye aslı astarı olmayan bir suç yüklemektir. Deyimlerimize bihakkın vakıf olamayan “reklam yazarları”ndan çok çekti reklam sektörü. Fî tarihinde, Kadir Çöpdemir’e Turkcell reklamında “Yeter ya, bi’ kalıbı dinlendir!” dedirtti büyük reklamcılarımız! Argoda “kalıbı dinlendirmek”, “ölmek” anlamına gelir. Sabah şerifleriniz hayrolsun beyler! Neymiş efendim, reklam sektörüne yengen demek bana düşmezmiş! Bakın hele! Bu pestenkerânî sözlere gülüp geçiyorum. Kibirden imal edilen bu “ruh”a tek sözüm var: Reklam sektörüne dair, bu sektöre emek veren herkesin söz söyleme hakkı var-dır. Diktatör ruhunuzu sağaltacak 125 dakikalık bir tavsiyem var. Charlie Chaplin’in The Great Dictator filmini güzelce seyredin. Unutulmasın ki herkesin eleştirisini özgürce ifade etme hakkı vardır. Üslubunu beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama herkesin beğenmediği bir işi/kurumu eleştirme -hatta dalga geçme- hakkı vardır. Demirden korkan trene binmesin, bu kadar basit! Öğrendik ki buna bile hakkım yokmuş. Haddim değilmiş. Buna ne deniyor reklam sektöründe? Kibir olabilir mi? Narsizm? Peki, küçük dağlarda inşa edilen “residence”lar? Demokratik nöronlarda nasır belki…

Sıradan bir yurttaş sıfatıyla, fikir hürriyetimi kullanıp sanal âlemde bir sloganı eleştirdim, az daha hayatım kayacaktı! Söz konusu yazımın “sosyal medya”da yarattığı etki elbette limon kolonyası gibi uçup gidiverdi. Ne de olsa böyle şeyler “uluorta” (“ulu” ve “orta” birleşip ne mânâlı bir kelime oluşturmuş ama) konuşulmamalıydı. Bu hengâme içinde cesur (!) bir “reklamcı” ise bu fakire “geri zekâlı redaktör” deme densizliğini, edepsizliğini de gösterdi. Misliyle cevap vermek de mümkün, mahkemeye vermek de… Vermeyeceğim. Yağmur Atsız lisānınca yazalım: Edebsize edeb göstermek edebtendir. O “reklamcı” (!) bu derin sözün (de) anlamına vakıf olamayacaktır muhtemelen. Seviye, edep yoksunu canlılarla vakit kaybetmeyelim. Bi’ kalem geçiyorum.

Galatasaray SK için Nike Türkiye’nin yeni sezon forma tanıtımı kapsamında hazırlanan iletişim (?) çalışmalarının bir ayağı da “billboard”lar, interaktif mecraların yanı sıra. 5-0’lık Neuchâtel Xamax maçında hançeresini yırtarcasına bağırmış bir fâni olarak, “Geleceği Hatırla” emir kipiyle oluşturulan bu sloganı gördüğümde, yeni bir çıkıntılık daha işte, diye içimden geçirdim. Acele etmedim iki çift laf etmek için. “Gassaraylı” arkadaşlarımın, “kapalı” müdavimlerinin  fikirlerini sordum. Mesajı bir ben mi alamamıştım acaba? Sloganı yazanın dolambaçlı mesajını alan bir Allah’ın kulu “Gassaraylı” yoktu maalesef. Mesaj iletilememişti. “Bu ne abi ya!” en masum tepkiye bir numunedir. Diğer tepkileri moral bozmamak için yazmıyorum. Niyetim üzüm yemek. Bunda anlaşalım. Emeğe saygı duymak önemli bir erdemdir elbette. Ancak düpedüz “kötü”, “kısır”, “güdük” işlere de emek verildi, diye susacak değiliz. Birini planlayarak öldürmek de pusu kurup masum insanları katletmek de “emek” işidir. Buna da mı saygı duymamız gerekecek yoksa?

Devam edelim. “Konsept”i gördüm. Hazırlanan diğer sloganları inceledim. Semantik açıdan bütünlemeye kalan “Geleceği Hatırla” dışında, diğerleri için notum “iyi” idi. Ancak “hatırlamak” fiilini “gelecek” ile bağlamak dizlerimin bağını çözdü. Hulki Aktunç ustayı da yitirmiş olmanın acısı içinde, birkaç yazıdır “şuurlu” bir şekilde kullandığım argonun (Mrk. Büyük Argo Sözlüğü, Hulki Aktunç) dozunu artırıp kalemimi sivrilttim. Hulki Aktunç’a saygı dairesinde. Belli ki hiç kimse anlamamış. Daha doğrusu beni anlamaya ayıracakları vakitleri yok(muş), reklam sektörünün ağır ağabeylerinin. Eleştiriye katlanamayan bu “abi”ler, aba altından sopa göstermeyi ise gayet iyi beceriyorlar maşallah.

Bu fakir, “Trabzon’nun” yazan “İletişim” mezunu reklam yazarlarını bilir… Bu fakir, “saçlarım düzleşmiyorlar”ı bilir… Bu fakir “Japonlar’ın” yazanları bilir… Bu fakir, iyelik ekini kullanmayı bilmeyenleri, kullanmayı da “köylülük” zannedenleri bilir… Bu fakir, zengin mi zengin dilimizi “keyif, yaşam” gibi iki kelimeye tıkıştıranları bilir… Bu fakir, “birebir”in anlamından habersizlere en kristalinden “elma”lar verildiğini de gayet iyi bilir. Bütün bunları bilirken, güzelim dilimize taharet bezi muamelesi yapanlara sessiz kalacak değilim haliyle.

“Ruh der ki: Geleceği Hatırla” sloganını ele alalım. Hangi ruh? Galatasaraylılık ruhu mu? Kâmûs-ı Türkî gibi bir lügat başyapıtını bizlere armağan eden Şemseddin Sâmi’nin oğlu Ali Sami Bey’in ruhu mu? “Geleceği Hatırla” sloganıyla bütünleşen bir görsel kullanımı da yok işin kötüsü. Ali Sami Bey’in fotoğrafı, 1999-2000 sezonunun UEFA Kupası’nı kazanan takımın coşkulu fotoğrafıyla lehimlenseydi nasıl olurdu? “Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek.” cümlesine sıkı bir gönderme yapma düşüncesini daha fazla ete kemiğe büründürmez miydi, “gelecek”in aslında “geçmiş”i imlediğinin bir vurgusu/kurgusu olarak? Sloganı yazanın aklına gelmemiş veya bu görsel kullanımını “banal” bulmuş olabilir. Kuru bir tribün görseli yerine, UEFA Kupası’nı veya Süper Kupa’yı göğe kaldıranların haklı gururunu yansıtan bir kare, bu deha ürünü (hayır, dalga geçmiyorum; böyle düşünüyorsunuz) ilanı daha anlamlı hale getirip daha etkili kılmaz mıydı? Bu fırsat kaçırılmış. Bence tabii. Slogan ile görsel bütünlüğü çok zayıf. Hatta yok! Slogan meramını nakletmekten, derdini ifade etmekten o kadar uzak ki! ilef.ankara.edu.tr’den “En Etkin Sloganlar” yazısı hatmedilmeli. Bununla yetinilmemeli elbette. Claude C. Hopkins’in My Life in Advertising and Scientific Advertising adlı kitabı da elden geçirilmeli. YKY’de Türkçesi var. David Ogilvy’nin, “Bu kitabı yedi kez okumayan hiç kimsenin reklamcılıkla ilgili herhangi bir şey yapmasına izin verilmemeli.”  dediğini hatırlatmak boynumun borcudur.

İdrak yolları iltihabından mustarip olanlarda şunlar görülür: Kibir, eleştiriye tahammülsüzlük, antidemokratik tavırlar, muhataplarını küçümseme… Kıymetli reklam duayeni Eli Acıman’ın, şu sıralarda emekliliğinin tadını çıkaran Erol Çankaya’ya ne dediğini, Erol Çankaya’nın ağzından aktarayım: “’Güzel… Lakin touche, touche’ derken ne kastettiğini anlamam uzun sürmedi; eskrimi örnek veren efsane reklamcı güzel sözün değerini anlıyor, ancak iyi metin yazarlığında aslolanın ‘touche’; yani sayı almanın, puan alan vuruşun önemli olduğunun altını çiziyordu…” Söz konusu sloganımızda ise sayı, puan karavana! Bence tabii.

Başarılı bulduğum birkaç slogan örneği vereyim. “Efes Pilsen – Bira, bu kapağın altındadır”, “Kalebodur – Seramik budur”, “Elka Kapı – 100 kapı hemen, 1000 kapı yarın”, “UNO – Ekmeğinizi elletmeyin”, Haluk Mesci’den. “Bellona – Hayatın güzelliklerine yaslanın”, “Calve soslar – Her şeyin üstünde”, “Aygaz – Aygaz’ı tanımak güvenle yaşamaktır”, Nur Arıoğul’dan. Şiir okumamakla, hatta profesyonel jüri üyesi-reklamcı Ali Taran gibi kitap okumamakla övünenlerin Ceyhun Atuf Kansu ödüllü şair ve reklamcı Aydın Hatipoğlu’nun “Bence BMC” sloganını yazdığını sektörde kaç kişi biliyor? 11 Kasım 2010’da vefat etti. Mekânı cennet olsun.

İmkân olsaydı da Eli Acıman’ın karşısına şu ifadelerle çıksaydınız: “Ayrıca Avrupa’nın en büyüğü olma yolunda ‘Cim Bom final yakışır sana’… ‘Sen şampiyon olacaksın’… gibi net olarak gelecekten dem vuran ifadeler tribünlerde yankılanmıştır. Gelecek, Galatasaraylılar’ın hep hedeflediği bir kavramdır. Başlık, Nike forma sponsorlugu dahilinde, geleceği bir kavram olarak ele alıp, geçmişe yönelik şeyleri değil, o çok alışık olduğun gelecek denen kavramı hatırla manasında yazılmıştır. Bu isin hedef kitlesi de futbolseverler oldugu icin kavramin anlasilmasinda bir sikinti yoktur.” Ne yazık ki o “net”lik kafanızdan çıkarak, sloganınızda cisimleşip hedef kitleye geçememiş. Düzelteyim: “Galatasaraylılar’ın” değil, “Galatasaraylıların” olmalı. Bağ fiillerden sonra virgül kullanılmaz. Altını çizdim.

Hedef kitleniz “homojen”miş anlaşılan. Pakize Suda’nın Habertürk’te bir programı var. İl il gezip o yörenin halkına birkaç kelimenin anlamını soruyor. “Bilakis” ile “bilhassa” kelimelerinin anlamını bilen hiç kimse çıkmadı, biliyor muydunuz? GS taraftarları arasında sanayi sitelerinde asgari ücrete talim edenler de var, sizin gibi Fransız kültürü alıp bazı hususlara “Fransız” kalan mürekkep yalamışlar da… Benim gibi az çok kitap karıştırmışlar da… Memleketin kültürel seviyesini benden iyi bildiğinizi zannediyorum. Kafanızda kurguladığınız “gelecek”, aslında “geçmiş”tir fikrinizi başarılı bir şekilde sipariş edilen işe yansıtamamışsınız benim nazarımda. Benim indimde bu böyle. Başarısız bir slogan son tahlilde. Şüphe yok ki bu sloganı “başarılı” ve “hedefi tam 12’den vuran” bir çalışma olarak bulanlar da olacaktır. Eli Acıman hayatta değil ama onun bir sözünü bu işiniz için kullanmak istiyorum: “Bu israftır ve ıskadır.”  Keyfiyet budur. Bu fakir de o kadar mühim bir şahsiyet değildir, takmayın o kadar kafanıza! Ancak unutmayın ki kibir, Se7en’ın John Doe’sunun da hiç hoşuna gitmez!

İki çift laf etmeden önce, tıpkı bu yazıyı klavyeye düşürmeden önce olduğu gibi, soluklanmıştım. Reklam sektöründeki Türkçe kullanımı üzerine yazdıklarım ortadadır. Dergiler, sanal dünya, kitap… Tenezzül buyurursanız tabii. “Yeni fırçalanmış gibi ferah nefes” garabetinin yazılabildiği bir memlekette, reklam sektörüne “yengen” demek, en çok da bana düşer!  Hulki Aktunç, Ege Ernart, Egemen Berköz, Erol Çankaya, Yavuz Turgul, Vural Sözer, Ersin Salman, Seyhan Erözçelik benim kadar “soft” olmazlardı, buna emin olun. Bana “had” bildirip kendinizi ciddiye alacağınıza, işinizi ciddiye almanızı salık veririm. Masamda bir “had cetveli” yok maalesef.

Eli Acıman ile başladık, William Bernbach ile sona yaklaşalım şifa niyetine. İki doz. Bakın üstat ne demiş: “Büyük hatalar kendimizden sorgulanmayacak kadar emin olduğumuz zamanlarda yapılır.” Bu birinci doz. “Önemli olan ne kadar kısalttığınız değil, nasıl kısalttığınızdır.” Bu da ikinci doz. Yan etkileri yoktur. Güvenle, alçakgönüllü bir ruh ikliminde tepe tepe kullanınız.

Son sözü “İmparator”a bırakıyorum: “Yel, kayadan ancak toz alır.”


Bozacının şahidi şıracı

“Mükemmel bir hayat istiyorsanız Robin Sharma’yı kesinlikle okumalısınız.”

Paulo Coelho


Ben var ya, ben…

“Je suis la plaie et le couteau*.”, Charles Baudelaire

* “Ben hem yarayım hem bıçak.”


“Yüz”süzlüğün bu kadarına da pes Burcu Esmersoy!

Hay, horozuna gıravat taktığımının! Vahi Öz amcamızın da ruhu şâd olsun. Ne Burcu’ymuş be birader! Hatta ne Burcu Esmersoy’muş yahu! “Yamalı Poğaça”ya damlayanların (üzgünüm ama) pek çoğu “Burcu Esmersoy, burcu esmersoy frikik/leri, Burcu bacak, Burcu Esmersoy etek” vb. nezih sözcüklerle internet adı verilen şeytan icadını hormonal emellerine alet ediyorlar mel mel! Peki, Mel Brooks bu işe bozulur mu? Ruhu duymaz.

Reklam veren şirketlerin üst düzey yöneticilerinin ferasetlerine de melon şapkalarımdan bir düzine çıkartıyorum. Kabul buyursunlar rica edeceğim. Bu nasıl bir ufuksuzluktur ve bu nasıl bir marka yönetimidir ki (zinhar “en, ti, vi” değil) NTV’nin spor spikerliğinden ayrıldıktan sonra önüne konulan her meblağa (hatırım için interneti bir de sözlük amaçlı kullanın canım) balıklama atlayan Kâmile Burcu Esmersoy “marka yüzü” seçilip durur, aklım havsalam almıyor. Ayıp olacak ama koccaman bir “YUH” çekmek can simidime de epey iyi gelecek hani: YUH!

“Markafoni”nin de “yüzü” olmuş Burcu Esmersoy! Canlarım benim ya! “Marka yüzü” denilen şey “biriciktir” evlatlarım! Hani sizler nasıl diyorsunuz… Aaam, “unique” yani! Her reklam veren, Burcu Esmersoy’un kapısını çalıp duruyor. O da akıllı kadın tabii. Alır parasını, yapar reklamını… Bu “marka yüzü” teranesinden kârlı çıkan sadece Burcu Esmersoy’dur. Markayı “doğru yüz” ile pazarlamaya eyvallah da… Bu işin cılkı çıktı artık! “Ünlü yüz”ün ürünle bütünleşmesi nasıl sonuçlanıyor? “Ürün” ile “marka yüzü” bire bir özdeşleşebiliyor mu? Efendim?

Son zamanların en iyi “marka yüzü” çalışması Cem Yılmaz’da ortaya çıkıyor. Türk Telekom=Cem Yılmaz. Peki, bana söyler misiniz Burcu Esmersoy= ? Efendim? Ne? Zahmet etmeyin, ben size hangi markaların “yüzü” olduğunu sevabına yazıvereyim: Domino’s Pizza, Shell, tivibu, SEAT, Vakıfbank ve son olarak Markafoni… Hatırlayamadıklarım olabilir, onu da sizler tamamlayın lütfen. Buna “marka yüzü” değil, “marka yüzsüzlüğü” denilebilir olsa olsa!

Ne oldu o kallavî tatsız tuzsuz “pazarlama iletişimi” kitaplarınıza, olur olmaz dilinize dolayıp durduğunuz “farkındalık” ucubeliklerinize, Kotler’inize, David A. Aaker’ınıza? Ha, ne oldu? Bu kadar cacıklık olur mu bre? Aynı zırtapozluğu Müslüm Gürses’i de farklı markalar için kullanarak yaptınız! Kezâ Seda Sayan, Kıvanç Tatlıtuğ… Hem Yedigün hem Mavi! Ne ayak? Pardon, çanta, di mi? Paylaşılamayan bir “marka yüzü” de Erman Toroğlu idi. Dillere destan “otomosyon” telaffuzuyla kalplere nakşolmuş idi o da! Olmamış mıydı? Doğru tabii, ha “otomosyon” olmuş ha “otomasyon”, ne fark eder canım ya!

Hadi, reklam verenler beyin veremine tutulmuş… Peki, siz kalın kalın, okkalı “pazarlama iletişimi” kitaplarıyla gerdeğe girip “case”i finalize edenler… Peki, sizler nasıl oluyor da bu komediye “motor” deyip duruyorsunuz? Sizlerde mavra bol nasılsa, buna da güzelce kılıf dikersiniz nalları dikmeden. Ne derseniz deyin, benim için her sözünüz fasa fiso!

Bunca sözüme ördek nağmesi muamelesi yapılacağını da biliyorum. Sanal tarihe not düştüm hanımlar, beyler! Bu kadar “yüz”süzlüğü bir arada görmedi reklam sektörü, bunu da yazın bir kenara!

Bir sözüm de NTV ilgili ve yetkililerine: “Yaz Gecesi” adlı programı sundurduğunuz Burcu Hanım’ın çok beğendiğiniz bir karesini, NTV logosunun münasip bir yerine yerleştirin de tam olsun! Bu ne Burcu Esmersoy hayranlığıdır kardeşim! “Yaz Gecesi”nde ekranı ikiye bölüp konuğun yüzünü “fix”lerken, Burcu Hanım’ı gözlerimizin, oturma odalarımızın içine sokacak kadar “zoom”lamanız Burcu Hanım’ın “sözlükçü erkeg”lerce de tescillenen güzelliğinden (?) zom olduğunuzun bir işareti olmalı.

Kara kaşlı, sarı saçlı Burcu Esmersoy NTV’nin de “yüzü” olmalı. Yeter mi? Hayır! Anlı şanlı gazetelerimizin “arka sayfa güzeli” kabilinden her programa mini etekli konuk sunucu olarak katılmalı, NTV’nin kurnaz teknik masasının marifetiyle baldır bacak, frikik ve sarı saçlı kadın meraklısı güruhun ruhunu şenlendirecek açılarla, yakın plan çekimlerle vazifesini ifâ etmelidir.

Spor spikerliği, program sunuculuğu, reklam oyunculuğu Burcu Esmersoy’u kesmemiş. Kendi ifadesiyle; “komik kadın”mış. Pek çok dizi teklifi almış. Şimdi ise “sit-com”da oynayacakmış da oyunculuk dersleri alıyormuş. Yeter mi? Hayır! Haber program da sunsun. Oğuz Haksever out, Burcu Esmersoy in! Yeter mi? Hayır! 22.00 haberlerini de sunsun. Sonay Dikkaya out, Burcu Esmersoy in! Yeter mi? Hayır! Gökhan Abur tekrar plak yapsın. Hava durumunu da Burcu Esmersoy sunsun. Yeter mi? Hayır! Bölgelerin hava durumuna göre giyinip hava durumu sunuculuğunda “devrim” yapsın. Yeter mi? Hayır! Hayır! Hayır!


“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde “Huzur”umuz kalmadı.

Yaşasaydı 110 yaşında olacaktı. Keşke yaşasaydı! “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. Sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım.” diyen bu “hülya adamı”nın 110. doğum günü, hâlâ ısıtılıp duran tatsız tuzsuz “Survivor” yemeğinin dumanlarına karışan, Drogba ile Forlan’ın kaprislerinin, nazlarının, fiyat artırma taktiklerinin arasında kaynayacağa benziyor.

Nasıl kaynamasın ki! Siyaset programlarının acar gazetecisi, sert polemiklerin hırçın çocuğu, azılı liberal Rasim Ozan Kütahyalı’yı, “Pişşti” ekolünden “Yerden Göğe” adlı programda sade suya tirit konular üzerine tezler geliştirirken görünce hüzünlendim açıkçası. Yerden göğe berbat bir program daha. Neyse, huzurumuzu kaçıran bu kabil zavallı programların panzehiri olabilecek birkaç romanla efkâr dağıtabiliriz. Sustuğu şeyleri romanlarında anlatan üstat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”una ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne sığınabiliriz.

Bugün 23 Haziran 2011. 23 Haziran 1901’de dünyaya gelen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 110. doğum günü. Bilmiyor muydunuz? İki üç tane “özlü söz” ezberleyip rakibine “70 milyonun önünde” laf sokanların, bunu ekranlara taşıyanların, o “özlü söz”leri yumurtlayanları havalimanlarında omuzlara alanların, kötürüm demokrasisiyle övünüp duranların… bitmez bu! Acaba kaç gazetede “haber” değeri taşıyacak “önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımız”ı dün-bugün, Doğu-Batı paradigmasında teşrih masasına yatıran 110. doğum gününü kutladığımız Ahmet Hamdi Tanpınar, kaç gazetede?

Sözü “Huzur”dan Mümtaz’a bırakıyorum: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar çevrelerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki, ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek!”

Doğum gününüz kutlu olsun muhterem üstadım.


Şahtım şahbaz oldum veya “Suzan” değil, “Suzanne”!

On gün olmuş yazmayalı. “Zona herpes zoster” teşhisi konulalı da bir hafta olacak. Zorunlu yatak istirahatine eşlik eden irikıyım haplarla, “bol sıvı” alımıyla geçen günler ve geceler boyu Muhibbî mahlasıyla şiirler döktüren “muhteşem” padişahımızın “sıhhat” üzerine o veciz sözünü andım durdum. “Kırık Potkal”ımızı okuma teveccühü gösteren samimi takipçilerimize “son durum”umuzu buradan iletelim hiç değilse. “Anti sosyal medya”nın neferiyiz ya! Birkaç güne kalmaz “iş hayatı” denen dev labirentin koridorlarında peynir avına çıkacağız tekrar.

Zorunlu yatak istirahatimin son günlerine gelmiş bulunuyorum. Kitap okumayı çok iste(r)dim ama bendenizi “şahbaz”a dönüştüren haylaz kırmızı benekler, “yatak çekmesi” adı verilen o tuhaf uyuşuk ruh hali buna müsaade etmedi. Yeni yeni klavyeye dokunabiliyorum, özel televizyon kanallarımızın “gündüz kuşakları”na göz gezdirebiliyorum. Memleketin hali perişan. Halkımızın tek derdi ve neredeyse tek ortak gayeleri; paralı, arabalı, evi olan bir kadın/erkek bulup geleceğini garantiye almak… Hande Ataizi’nden tut Songül Karlı’ya, Esra Erol’dan tut Zuhal Topal’a varana dek, kadınlarımız ve erkeklerimiz “evlilik programı” adı altındaki utanılası kumpanyada boy gösteriyorlar. Kimi çok serbest, kimi sıkılgan, kimi düpedüz kafayı yemiş… Hepsinin bir başka ortak noktası ise 50 kelimelik Türkçe dağarcıklarıyla müstakbel eş adaylarıyla iletişim kurmayı becerememeleri. Ne kadar hazin. Ne zaman “hazin” kelimesini yazsam, Yeşilçam’ın abidevî karakterlerinden Sami Hazinses beliriverir gözlerimin önünde. Neyse. Genci de bir orta yaşlısı da, yaşlısı da… Derli toplu, başı sonu belli birkaç cümle kurup meramını muhatabına (“muhattap” değil!) nakledemedikten sonra evlensen kaç yazar! Bu hazin manzarayı seyreyledikten sonra, 13 Haziran’ı hiç mi hiç merak etmiyorum. Her gece seçmenin ve seçimin nabzını tuttuğunu ilan eden televizyon programlarına kilitlenen varsa, hiç elektrik sarfiyatında bulunmasınlar, Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” adlı kitabını/oyununu okusunlar.

Şahlıktan şahbazlığa terfi ettiğim günlerde (kahrolası suratımın farklı nahiyelerinde 8 adet kırmızı benek tespit ettim), büyük gazetelerimizin “kanaat önderi” yazarlarına da bakayım dedim. O da ne?! Hac yollarında, Nişantaşı Bölge Sorumlusu görevini de bihakkın ifa eden Ahmet  Hakan ile gördüğümüz “Elveda Başkaldırı“nın azimli şahsiyeti Ertuğrul Özkök, Melissa P’nin maceralarıyla yetinememiş olacak ki, yurtdışında şu sıralar pek popüler bir “erotik-macera” kitabını pazarlamaya girişmiş 29 Mayıs’ta, Serdar Turgut’u bile aratan tatsız tuzsuz üslubuyla.

İngiltere’de “The Butcher, The Baker, The Candlestick Maker: An Erotic Memoir” adıyla “bestseller” olan bu kitabın müşterileri “Sex & The City“nin, Ayşe Arman’ın müdavimleri ile Melissa P’nin fırça darbeleriyle mayışan “fırçana bayıldım boyacı” ekolününün temsilcileri olabilir. Ele aldığı bu konuyla/kitapla çok “ayrıksı”, çok “farklı” bir “kanaat önderi” portresi çizdiğini zanneden Bay Özkök’ün, Ziya Osman Saba’nın “Sebil ve Güvercinler”ini veya “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi“ni tavsiye etmesini ummak, Uma Thurman’ın çiğ köftecilerin istilasına uğrayan Kızıltoprak’ta yılların Gakkoş Usta’sının dillere destan çiğ köftesi ile Çiğköftem’in çiğ köftesini mukayese etmek için o dükkândan bu dükkâna “dürüm test” yaptığına şahit olmakla eşdeğerdir!

Bay Özkök, çok acayip, çok tahrik edici, çok ses getirici bir konu yakalamanın sarhoşluğundan olsa gerek, “Suzanne Portnoy”un adını, bizim makyöz-şarkıcı Suzan Kardeş’in adıyla aynı sanıyor olmalı ki, şöyle yazmış: “Adı Suzan Portnoy. Fark ettiniz mi, soyadı biraz tuhaf…” İlahi Ertuğrul Bey, siz “maceracı” hanımın adındaki tuhaflığı fark ettiniz mi peki? “Suzan” değil, “Suzanne”! “Portnoy”dan “porno” sözcüğü çıkıyor ya, Ertuğrul Bey bu işe pek keyiflenmiş. “Toy”u da, “port”u da gördüm tabii. “Kasap, Fırıncı, Şamdancı”nın şahidi şıracı değil, Ertuğrul Özkök.

Şahtım şahbaz oldum, iyi mi? Seda Sayan ablamızdan öğrendiğime göre, bu sene “puantiyeli elbiseler moda”ymış. Benimkiler suratımda ama o kadar kusur olsun! “Küçük Burjuvalar“daki Teteryov’a verelim son sözü: “İnsanları salaklar ve pezevenkler olarak ikiye ayırmak çok kolaydır. Pezevenkler ortalıkta pek çoktur. Bir tilki zekâsına sahiptirler. En güçlü olanın yasasından başka bir şeye inanmazlar. Benim gücüm şuramda; yüreğimde. Kollarımdaki güç umurumda değildir. Ama düzenbazlığın gücüne taparlar. Alçakların zekâ dedikleri düzenbazlıktır.”


LEWD DID I LIVE, EVIL I DID DWEL!*

(…) “Kreatif ekip” mensubu bir kişi, ki bu “yazar” olsun, iyi bir “reklamcı” olmak istiyorsa mutlaka şiir okumalıdır. Bu şarttır. Nasıl ki güne zinde (“Fitness” aşağı, “fitness” yukarı; güzelim “zinde” burada!) başlamak için “traş şart” ise şiir okumak da şarttır. “Paliu dromos” fark edildi mi? Tersinden okunuşu da aynı okunan kelime ve/veya cümlelere “palindrom” denir. Şiir okuyanların, şiirle sıkı bir ilişki kuranların bu sözcük oyunlarına girişi de çok kolay olacaktır haliyle. “I”sız “traş” yazımı için “tıraş” yapmazsınız umarım. (…) Şu “palindromatik” soruya ne dersiniz? Traş neden iyi, neden şart? Ta Adana’ya pide yemeye giden Edip de çok bilinir: Ey Edip, Adana’da pide ye! Bu sinir bozan ve eğlendirici oyunu bir “crescendo”yla sona erdirelim: Lale hasta ite elle kıllı kelle eti atsa, helal!

Okuduğunuz bu satırları (sahi, daha okumadınız mı?), “yok satan” (Metin Üstündağ’ın konumuma uygun bir karikatürünü bu yazıda bulacaksınız) mütevazı kitabımız “FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar”ın “Şiir ve Reklam Yazarı Sayıklaması” bölümünden aldım.

Birkaç yazıdır “eksen kayması” eleştirileri almaktayım. Popüler konulara dair klavye oynatmamı “yakışıksız” bulanlar olduğu kadar, ağzına sağlık türünden “gaz”ları, pardon, övgüleri iyi bir denge tutturduğuma işaret olarak yormuştum. Perihan Mağden veya Orhan Tekelioğlu kadar popüler kültür kazıcılığı, kazıyıcılığı konusunda uzman olamasam da ego şişkinliğinin, ne oldum delisi halinin farkında olmayanları ikaz etmek gerekiyor. İçimdeki “ben” ise şöyle demeye çalışıyor; çünkü içimdeki “ben”, gülmekten konuşamıyor. Anlayabildiğim kadarıyla şöyle dedi: Olm, kitabını kim duyup satın aldı ve dahi kaç kişi okudu? Bir de gelmişsin magazin güllerine, krallarına ikaz mikaz deyip duruyorsun kıçı kırık blog’undan, gebericem lan gülmekten…

FTS’de “palindrom”dan (“dönüşük”) bahsedip birkaç numune sunmuştum, kelimelerle haşır neşir olanlara, Neşâti de kim ola, demeyenlere… Hem bugün şu “mahazin” (“magazin”in kökenine inmeyi göze alırsanız, epey eğlenceli neticeler sizleri bekliyor) dumanını dağıtalım hem kaset koymadan da neşemize bakalım.

Yazının başlığı İngilizce bir palindrom! Tersi de düzü de aynı. “Kelime” dedikten sonra, “kelime elleme” diyenler de yazacağım palindromlardan zevk alacaklardır diye ümit ediyorum.

– KALAS YOK, KÜTÜK KOY SALAK!

– İYİ HALLİ BİRİ, BİLLAH İYİ!

– PARA HAZIR AMA RIZA HARAP.

– FİRAR EDER ARİF!

– KİM O KOMİK?

– KEKİK EK!

– AYLA’DA MI MADALYA?

– MIZIKAYA DAYA KIZIM.

– ALIŞIR O SANA, SOR IŞIL’A!

– AZ YE BE BEYZA!

– KOYMA VAHİT, TEYP YETTİ, HAVAM YOK.

– AÇ RAPORUNU KOY, OKUNUR O PARÇA.

– A MAN, A PLAN, A CANAL – PANAMA (Bu “dönüşük”ün “çılgın proje”yle bir ilgisi yoktur!)

FTS’deki “Mrk.” notlarından kendilerine pek çok okuma, dinleme, seyretme listesi çıkaran okurlarım, arkadaşlarım için: Bu yazıyı klavyeye düşürürken Medeski, Martin & Wood’un “The Dropper” albümünü dinliyordum. Sormayın “NEDEN AMA NEDEN?” diye.

* Sefih bir yaşam sürdüm, oturup eyleştiğim yerler de günahkârlara özgüydü.



Ben Lugano’nun ahlaklısını severim!

17 Nisan 2011’de, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Gaziantepspor karşılaşmasının 47. dakikasında, Lugano’nun çimlerde yüzükoyun yatan Gaziantep’in Brezilyalı oyuncusu Wagner’in sol ayağına bile bile bastığı ânın yavaşlatılmış karelerini görünce, istemeye istemeye bir “futbol yazısı” yazmaya karar verdim.

Gazi Mustafa Kemal’in, hemen hemen her spor tesisinde bulunan “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” vecizesi, Fenerbahçe’nin Dereağzı tesislerinde de yer almaktadır. Birileri Lugano adlı sporcuyu (?!) kolundan tuttuğu gibi, Fenerbahçe’nin Dereağzı tesislerine götürmeli ve Gazi Mustafa Kemal’in bu sözünün barındırdığı anlamı iyice, kafasına vura vura anlatmalı kendisine.

Ersin Düzen ile Sergen Yalçın’ın tekrar tekrar ekrana getirilen bu pozisyona dair yorumları, şampiyonluk yarışındaki FB taraftarlarını kızdırmamalı. Diego Alfredo Lugano Moreno’nun, ekmeğini futboldan çıkaran meslektaşının futbol hayatını karartabilecek bu vahşi (söylemekten çekinmeyelim), bu ahlaksız, bu spor ahlakına sığmayan eylemini görünce 1984’ün babası George Orwell’ın sözlerini hatırladım: “Dünyada zaten yeterince gerçek çatışma nedeni var: Genç insanları çılgına dönmüş seyircilerin ulumaları arasında birbirlerinin dizlerine tekme atmaya teşvik ederek bunları daha da artırmaya hiç ihtiyacımız yok.”

Maçın hakemi Hüseyin Göçek, gözleri önünde cereyan eden bu insanlık dışı eylemi layıkıyla cezalandıramamasının hesabını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bile veremeyecektir muhtemelen. Maçın hakemi, Lugano’ya gösterdiği sarı kartı cebine koyarken, spor ahlakının yüzü kızarıyordu…

“Sporun Balzac”ı İslam Çupi, Fenerbahçeli Lugano’nun müteaddit kereler spor ahlakıyla ve sporcu centilmenliğiyle bağdaşmayan hareketlerine şahit olsaydı ne yazardı acaba o eşsiz, o leziz üslubuyla?..


İbrahim Tatlıses yoğun bakımda. Jülide Gülizar öldü.

Ülke gündeminin şu sıralar 1 numaralı maddesini,  İbrahim Tatlıses’in kurşunlanması ve hâlâ hayatî tehlikeyi atlatamaması oluşturuyor. Ne Japonya’daki deprem ne Ergenekon ne de “dev derby”… Çok satan bir gazete ise “Artık şarkı söyleyemeyecek” manşetiyle, “türkü” ile “şarkı” arasındaki farktan bîhaber oluşunu cümle âleme gösteriyordu.

Yetkili yetkisiz pek çok insanın popüler kültürümüzün bu önemli figürünün sağlık durumuyla ilgili açıklama üstüne açıklama yaptığı sıralarda, TRT’nin ilk haber spikerlerinden, birçok spikerin yetişmesinde emeği bulunan, temiz diksiyonuyla belleklerde yer eden çok önemli adı Jülide Gülizar hayata gözlerini yumdu sessiz sedasız.

1929 doğumlu Jülide Gülizar, 1956’da Ankara Radyosu’na intisab etmişti. Türkçeyi ölçülü, temiz, akıcı bir şekilde konuşan, tatlı ses tonuyla pek çok gencin spiker olma hayalini yeşerten Jülide Gülizar, Türkçenin doğru kullanımı hususunda neredeyse ölene dek çaba harcadı. 1982’de TRT’den “emekli” oldu ama hayattan, Türkçeden bir an kopmadı. Bildiklerini, öğrendiklerini o mütevazı haliyle, şefkatli bir abla edasıyla talebelerine aktardı. “Where Are You Going Türkçe”, “Haberler Bitti, Şimdi Oyun Havaları”, “Yaşam, Sana Teşekkür Ederim”, “Burası Türkiye Radyoları”, “Bir Konu Bir Konuk” kitaplarıyla da birikimlerini, anılarını, tecrübelerini tarihe kazıdı. Kanal B’deki programlarıyla da mütevazı dil işçiliğini sürdüren Jülide Gülizar “Canlı yayın, röportaj teknikleri, dil yanlışları, TV tekniği” konularında dersler veriyordu.

Google ismi verilen arama motoruna “haber spikerleri frikik”, “ntv çalışan spiker saç modelleri”, “güzel haber spikerleri”, “seksi haber spor spikerleri”, “burcu esmersoy, banu güven” yazan “entel mastübatörler”, “Kırık Potkal”ıma takılıp aradıkları malzemeyi bulamayınca küfrü basıyorlardır muhtemelen. “Tematik” kanallarda “seksi spiker” avına çıkıp hayallerine erotik malzeme bulma peşinde koşan bu “sözlükçü” neslinin Jülide Gülizar’ın değerinden, spikerlik mesleğine yaptığı katkılardan haberdar olmadıkları aşikâr. Hele hele  günümüzün sonradan olma sarışın haber ve spor spikerlerinin Jülide Gülizar’dan öğrenecekleri o kadar çok şey vardı ki… Haber ve spor spikerlerinde artık şu “nitelikler” aranır oldu: Göz süzme, gerdan kırma, işveli bakış, dikkat çekecek kadar el kol hareketleri, masum dekolte, abartılı makyaj vs. vs.

Ünlü türkücü, “imparator” İbrahim Tatlıses hâlâ yoğun bakımda. Türkiye’nin ilk haber spikerlerinden Jülide Gülizar 15 Mart 2011’de öldü.


“N. Ç.”lere toplu tecavüzün Aref’esindeyiz!

13 Ekim 2010’daki “N. Ç. ile ‘aşkı memnunun sexs bölümleri’!” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “Gözünüz aydın kadın bedeninden arsızca nemalanan, acemice çekilmiş “sexs” sahnelerinden medet uman, reklam pastasının başında otağ kurmuş, sağındakini solundakini dirsekleyerek cukkasını doldurmak için her tür ahlakî değeri paramparça eden şanlı özel televizyon kanalları! Bu da oldu işte! Şu fakir, şu garip, şu kuş uçmaz kervan geçmez zavallı blog’um, “aşkı memnunun sexs bölümleri” yazanlarla doldu! (…) Beren Saat adlı ‘televizyon kahramanı’ kızın tecavüze uğrayan kız rolü kestiği derme çatma diziyi cümle âlemin gözüne gözüne, beynine beynine soktunuz! Dergilerinizle, gazetelerinizle, s’anal dünyanın iteklemesiyle ‘tecavüz’ anketleri düzenlediniz! (…)

N. Ç.’nin tecavüz davasını unuttunuz. N. Ç.’nin delik deşik ruhunu dağladınız utanmadan, yılışarak, ‘raiting chart’larını okşayarak, apış arasında dolaşan elleri teker teker sıvazlayarak…  12 yaşındaki N.Ç., 2003 yılında, aralarında çok sayıda kamu görevlilerinin de bulunduğu 33 [28] kişinin cinsel istismarına uğramıştı. Mardin’de. Cemil İpekçi’nin defile düzenlediği şehrimizde… ‘Cinsel istismar’ ne soğuk bir söz. Cansız. Bir erkeğin, heteroseksüel bir erkeğin bunu anlaması için bedenine, başka bir bedenin uzantısı girmeli! Zor kullanılarak… Rızası hilafına…

Bu da oldu işte! ‘Aşk’ öldü. “Seks” sanal ve kıymetsiz. Hukukun o meşhur terazisi ise mütecaviz ve yüreksiz.”

İşte o dava neticelendi, tüm Türkiye’nin konuştuğu (hep böyle olur zaten!), “mükemmel Türkçe”siyle de dikkat çeken, İranlı amatör bir illüzyonistin (“zihinbaz”mış kendi ifadesiyle) “yetenek”lerini sergilediği cafcaflı kumpanyanın dumanı tüttürülürken, biliyor muydunuz? O numaranın “original”ını sitelerine yükleyen haber kanallarının, yine o numaranın “sırrını” açık eden haberlerinin arasında “N. Ç.”nin davası kaynadı gitti. Bir akıl tutulmasıdır artık bu yaşanan, en okkalısından…

“N. Ç.” şimdi 19 yaşında. 7 yıl sonra “gerekçeli karar”da şunlar yazıyor, Aref’in gözbağcılığına kilitlenen Metin And’ı bilmez balık hafızalı ey halkım: “N.Ç.’nin rızası vardı, para kazanmak için yaptı”, “Her şeyin farkındaydı, zorla alıkonulmadı”, “Cebir ve baskı yok, isteseydi karşı koyabilirdi”

“Fiili livata”ya razı olan, rıza gösteren (?!) 12 yaşındaki N.Ç. şimdi 19 yaşında. Aref adlı bir “yetenek”in “kader”ini değiştirmesini nasıl da isterdi N. Ç. kardeşim!

“Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, N.Ç.’ye bir kez tecavüz eden 13 sanığı, 15 yaşından küçük çocuğun ırzına geçtikleri gerekçesiyle, alt sınırdan 5 yıl hapisle cezalandırmıştı. Mahkeme, sanıkların cezalarından 6’da 1 oranında iyi hal indirimi yaparak, cezayı 4 yıl 2 aya düşürmüştü. Mahkeme, N.Ç.’ye birden çok defa tecavüz eden 11 sanığa ise 5 yıl 10 ay vermiş ve yine iyi hal indirimi ile cezayı 4 yıl 10 aya düşürmüştü. 18 yaşından küçük bir sanığa 3 yıl 2 ay ceza veren mahkeme, bir sanığı ise eyleminin teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle 1 yıl 4 aya mahkum etmişti. Bütün sanıklara iyi hal indirimi uygulayan mahkeme N.Ç.’yi pazarlayan ve kendileri de fuhuş yapan T.T. ve E.A. isimli iki kadına ise alt sınırdan değil, alt sınırın 1 yıl üzerinde 6 yıl ceza vermiş, daha sonra bu cezayı suçun birden çok kez işlenmesi nedeniyle 9 yıla çıkarmıştı. Mahkeme bu iki kadına iyi hal indirimi de yapmamıştı.” (*gazete5.com)

Bir yanda 7 yıl önceki tecavüz travmasına rağmen hayata asılan, ne var ki son nefesini verene dek kolay kolay ruhundan, bedeninden kazıyamayacağı büyük tecavüz yarasıyla yaşamak zorunda kalan genç bir insan, bir yanda “reklamcı-şarkıcı-yapımcı” jürinin kâh ayağa kalkarak kâh oturarak alkış tuttuğu İranlı genç bir illüzyonist eliyle estirilen sun’i kasırga, bir yanda “dekolteliye tecavüz”e cevaz veren ilahiyat profesörü ve ona omuz veren muhafazakâr kesimin “kanaat önderi” Ali Bulaç, bir yanda da bu enfes “gündem” maddelerinden ateşli tartışma programları üreten “tematik” televizyon kanalları…

Yılların, estetik cerrahi marifetiyle bir türlü eskitemediği “süperstar”ı Ajda Pekkan, enteresan röportajlar vermeye gayret gösterdiği yıllarda şöyle demişti mealen: “Bir erkeğin beni elde etmesi için, beynimden iğfal etmesi gerekir.”

Bütün Türkiye’nin iğfal edildiği bir devri görmek de varmış KADERde, Sayın Pekkan!