“Caddebostan Migros var ya abi… Oradan üç kız aldım. Yaşları on altı veya on yedi… Barlar sokağı diye bir yer var şimdi orada. Oradan çıkmışlar. Bindiler. İlk önce İdealtepe’ye gideceğiz… Sordum. Sonra nereye? Atalar’a abi, dedi yanıma oturan. Peki, dedim. Baktım, biri oturamıyor. Yani kıçının üstüne oturamıyor abi! Anladın? Yanıma oturan mini etek giymişti. Arkadakilere dikiz aynasından baktım. Birinin gözleri dışarı çıkacaktı sanki. ‘Sigara’ içmiş. Öbürünün yaka bağır açık, göğüsler haşat. Abi, Bahariye’de kilisenin arkası daha beter! Her sabah prezervatif süpürmekten bıktık, diyor abi arkadaşım. Neyse abi. Yanımdaki bana döndü. Abi, bira içtim de… Ağzım kokuyor mu, bi’ baksana, dedi. Ne koklayacağım senin ağzını, dedim. Yavaşladım. Bak, kızım dedim. Benim senden büyük üniversiteye giden kızım var. Sana da ‘kızım’ diyorum, iyi dinle beni… Bu tuttuğunuz yol iyi yol değil. Böyle giderseniz orospu olursunuz… Yazık değil mi size? Kızım ben bu havada paltoyla zor duruyorum, üşümüyor musun böyle minicik etekle? Hiç ses yok abi. İdealtepe’ye geldim. İkisi indi. Yirmi üç lira yazdı taksimetre. Yirmi lira aldım. Diğerine şöyle bir alıcı gözüyle baktım. Sordum yine de… Devam edeceğim. Paran var mı? Paraya gerek mi var, der demez, hadi kızım sen in burada, deyip indirdim kızı abi.”
Author Archives: adnanalgin
Transformers: Dark of the Maslak!
Bu “borsafinans”tan haber metni: “MTKA İnşaat Yıkım ve Enkaz Kaldırma Hizmetleri Şirketi, Türkiye’nin şu ana kadarki en yüksek bina yıkım işini aldı.
Maslak’ta yıkımı gerçekleştirilecek, biri 24 katlı toplam 3 binayı Orjin Group ortakları Zafer Kurşun ve Zafer Yıldırım’ın ortak olduğu Orta Gayrimenkul, Akbank’tan 95 milyon dolara satın almıştı.
Maslak’ta bulunan 3 bina daha önce Akbank operasyon merkezi olarak kullanılıyordu. Binalar, Haziran 2010’da bu merkezdeki tüm birimlerin, Gebze Şekerpınar’da hizmete giren Akbank Bankacılık Merkezi’ne taşınmasıyla boşaldı.
MTKA İnşaat Yıkım ve Enkaz Kaldırma Hizmetleri Şirketi Genel Koordinatörü Mehmet Ali Bulut, ’24 katlı binada mimari hatadan dolayı binada sonradan güçlendirme yapılmış. Otoparka araç girişinde sorun oluyor ve bina büyük rüzgarlarda sallanıyor. Binanın yıkımı İTÜ danışmanlığında yapılacak’ dedi.
Yıkılacak toplam alanın 48 bin metrekare olduğunu, ilk etapta bunun 33 bin metrekaresinin yıkılacağını anlatan Bulut, ‘Bu, Türkiye’nin en yüksek bina yıkım projesi. Yıkılacak binalardan biri yerin altındaki kısmı ile birlikte 24 kattan oluşuyor. Diğer iki bina da 13’er katlı’ diye konuştu.”
Bu da cep telefonumun küçümen kamerasıyla çektiğim fotoğraf. “Transformers: Dark of the Moon”a yakışacak bir kareydi.
Camdan Kalp versus Kaşardan Kalp
14 Şubat 2010’daki “AB GRUBU KAN DEĞİL, İZLEYİCİ ARANIYOR” başlıklı yazıma iliştirdiğim “kaşardan kalp” görseline 2012’de aşırı bir ilgi var birkaç gündür. Niyeyse! Yörsan’ın soru ekini ayırmayı bilmeyen tezgâh altı bir “reglam acansı”na yaptırdığını zannettiğim o “absurd” kaşardan kalp (Seyrediniz: Camdan Kalp, Fehmi Yaşar) fikri bu sene günün mânâ ve ehemmiyetine mütevazi (Hayır, yanlış yazmadım; o “mütevazı”dır.) bir şekilde arama motorlarında harıl harıl aranır olmuş. Hep derim: Bu memlekette her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.
Devir pişkinlik devri! Televizyona ilk kez çıkan bir genç kız veya erkek herkesin önünde en ufak bir rahatsızlık duymadan gerdan kırıp göbek atıyor, stüdyodaki “memur seyirci” önünde hoplayıp zıplayıp türlü şaklabanlıklar yaptığında, buna “enerjin yüksek” deniliyor artık! Onlarca seyircinin önündeki masum mahcubiyetleri, zarif tavırları, nazik jestleri, hafiften kızaran yüzleri ara ki bulasın!
“Komşu”da iktisadî vaziyet ürkütücü bir tablo çizerken, Türkiye’nin “büyükşehir”lerinde “Sevgililer Günü” teranesi allanıp pullanıyor dört kol çengi. Zibidilikte ise sınır tanınmıyor. Meyvelerden kalpler, ayıcıklar, börtü böcek şeklinde çikolatalar (endorfin artmalı mutlaka), şampanyalı manpanyalı “günün fırsatı” kampanyaları, kral dairelerinde bir gecelik unutulmaz dakikalar gırla gidiyor! Hangi firmanın ilanıydı hatırlayamadım şimdi ama adamlar “aşkın modası geçmez” şaşkınlığıyla bu mühim günü selamlama telaşına düşmüşler. Aşk ve moda… Tebrikler! Geçen yıllarda “petting” mi moda idi? Şey, bu yıl ne moda? Aşkın modasını o kadar iyi takip edemiyorum da… Sert… Ivana Sert! Göstergebilimsel analizlere balıklama dalmamak için Mamak’ta damak kütürdeten lezzetleri yâd edip tornistan ediyorum bu abidik gubidik bağlantıdan. “Aşk”ı “moda” ile ilişkilendiren o firma Sarar olabilir. Bu sabahki metroya yetişme hengâmesinde cep telefonumun mütevazı kamerasını devreye sokamadım. Cehennemde İki Devre gibi değil mi hayatımız, muhterem Zoltan Fabri severler? Bu tip sözde “özel” günlerin gayesini biliyoruz: Tüketilircesine tüketim.
Sevdiğinizi bu sene adamakıllı şaşırtmak istemez misiniz? Râsih’in bir beytini imdâda çağıralım o zaman. Siz de bu nadide beyti bir zahmet ezberleyiverin artık. Şöyle:
Süzme çeşmün gelmesün müjgân müjgân üstüne
Urma zahm-ı sîneye peykân peykân üstüne
Tembeller için: Çeşm=Göz, Müjgân=Kirpik, Zahm-ı sîne=Göğüs yarası, Peykân=Cirit, ok gibi savaş âletlerinin ucunda bulunan sivri demir
Saçlarım, berberler ve Amrabat!
Dün akşama doğru çıktım evden. Yanlardan iyice kabarmaya başlayan saçlarıma çekidüzen verdirme zamanı gelmişti de geçiyordu. Irsî saç dökülmesinin kurbanlarından olduğumu kabullendiğimden beri, belirli bir berberim olmadı. Kafama neresi estiyse… Gün oldu 5 TL’ye fabrikasyon saç kesimi yapılan bir mahalle berberinin kir pas içindeki koltuğuna oturdum, gün oldu dev AVM’lerin içindeki “lüks” kuaförlerin “erkek” kısmındaki koltuğuna kuruldum 25-35 TL’yi gözden çıkararak. Netice değişmezdi: Nereden kesersen kes, nasıl tararsan tara, ne sürersen sür… Ensede, kafanın sağında, solunda İstanbul’un bütün kellerine saç naklini mümkün kılacak kadar saç teli var ama tepe gayet istikrarlı bir göç yolunda…
Berberde sıranın bana gelmesini beklerken, portatif müzik çalarımdan Rossini’nin “Sevil Berberi”ni dinlemeyi çok severim. Rahmetli anneannemi Beşiktaş-Üsküdar güzergâhından ziyarete giderken, Üsküdar İskelesi’nden Çiçekçi’ye doğru yola koyulduğumda, Paşakapısı Cezaevi’ni geçip de mezarlıklara dümen kırınca “Sevil Berber”i görürdüm. Şimdi yok. Onu hatırladım.
Sıranın bana gelmesini beklerken klişeleşmiş berber gündem maddelerini duymuyordum belki ama maddeler şöyle olmalıydı: İktidar-muhalefet çekişmesi, “üç büyükler”, şike, hayat pahalılığı, n’olcak bu memleketin hali… Berberin sehpasında Sabah ile Zaman vardı. Sabah’la başladım, sonra Zaman’a geçtim. Zaman’ı tam bitiriyordum ki, 3.15 megapiksellik fotoğraf makinesine sahip cep telefonumu devreye sokmadan yapamadım.
Galatasaray-Kayserispor maçından bir enstantanenin altında yazan cümle ile eski futbol hakemi Ali Aydın’ın bir değerlendirmesi aynı sayfada ve alt alta… Çok enteresan bir “sen hangi maçı seyrettin hacı” vak’ası idi. Başka bir tuhaflık ise 2012 Afrika Uluslar Kupası’ndan elenen Fas’ın hocası Eric Gerets’in Faslı oyuncu Nureddin Amrabat’ı seyretmek için onca yolu katedip Ali Sami Yen TT Arena’ya geldiğinin haberleştirilmesiydi!
İçimdeki Varşova!
Facebook ve benzeri platformlar üzerinden Salvatore Adamo’nun “Her Yerde Kar Var”ı kim bilir kaç kez paylaşılmıştır. Bu şarkının en çok da Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ye yakıştığını düşünürüm. Pikaptan yayılan cızırtı ise apayrı bir yazı konusudur elbette. Yeşilçam’ın en koyu melodramlarına rahmet okutan bir yapıya döndürülse de eli yüzü düzgün oyunculukları için seyrediyoruz işte ÖBGZK’yi. Her neyse.
Neredeyse bir haftadır İstanbul’un araç trafiğini mahveden beyaz örtüye savaş açan belediyenin dev kar küreyicilerinin üzerinde gördüğüm bir ibare var: Kış Çalışmaları. Bravo! İstanbul’un Avrupa yakasında (“Avrupa Yakası’nda” değil canlar!) şu anda (31 Ocak 2012, 15.55) enfes bir tipi var. Tippi Hedren ise yok. Bir ihtimal Minnesota’da.
Sert esen rüzgârla flört eden karın kirpiklerimi donduran soğuğuna aldırmadan caddeleri arşınlarken “Kış Çalışmaları”nı gördüm. Üstat Yahya Kemal’in Varşova’da elçiyken bizlere armağan ettiği “Kar Musikileri”ni mırıldandım içim yana yana… Şahlandı içimdeki Varşova!
KAR MUSİKİLERİ
Varşova, 1927
Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan korolar gibi devamlı,
Bir erganun âhengi yayılmakta derinden…
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plakta.
Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık!
Yahya Kemal
Adamo’ya alternatif: 47 yıl öncesinden ÖBGZK Ajda Pekkan’ını es geçmeyelim bu karlı İstanbul akşamında. Eee, iş güç derken saat 17.10 oldu.





