Author Archives: adnanalgin

Bu reklamı pek beğendim.

Reklam sektöründe güzel şeyler de olmuyor değil. Yahoo kardeşim, şuna “Reklam sektöründe güzel şeyler de oluyor.” yazsan ya, diyenler içün “Ya hu” da desin o şeker dilleriniz deyivereyim bâri.

Mesaj net mi net! Görsel yaratıcılık sevimli olduğu kadar zekice. Neredeyse her cümlenin sonuna tavuk yemi gibi serpiştirilen “üç nokta” da yok. Tık diye kondurulmuş “nokta”.

Pek beğendim bu reklamı. Düşünenleri, uygulayanları tebrik ederim.


Biraz daha yalnızız: Theo Angelopoulos öldü.

“Tanrı’nın ilk yarattığı şey yolculuktu, ardından kuşku geldi ve sonra da nostalji.”

Ulysses’ Gaze

Sinemayı sanat mertebesine yükseltenlerden usta yönetmen Theo Angelopoulos saçma sapan bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Başta ailesine, filmlerinin sadık yol arkadaşı Eleni Karaindrou’ya ve uzun planlarına meftun tutkunlarına başsağlığı diliyorum. Dinince dinlensin, toprağı bol olsun.

Unutulmaz filmlere imza attı. “Yolculuk” temasıyla temas etti ruhlarımıza. Şimdi, nerede okudum hatırlamıyorum, şöyle bir sözdü hafızam bana oyun oynamıyorsa: Şiirsel lafazanlıklardan hiç hoşlanmam. Cezmi Ersözümtırak “hisli duygular”a kayma ihtimalim çok fazla. Ne de olsa üzgünüm. Büyük bir sinema dâhisini kaybettik.

Diyeceğim şu: Onun filmlerini elde patlamış mısır ve meşrubat eşliğinde seyredemezsiniz. Hollywood sinemasının delicesine bir kurguyla, akla hayale gelmedik görsel efektlerle ambalajlayıp 2 ve 3 boyutlu olarak piyasaya sürdüğü filmlerle tütsülenmiş beyinlere Theo Angelopoulos filmleri birkaç numara büyük geldiği gibi, Nuri Bilge Ceylan’a da münasip görülen “sanat filmi” payesiyle onurlandırılıverir.

“Ulises’in Bakışı” yerine, hatalı bir çeviriyle “Ulis’in Bakışı” olarak sinemalarımızda da yer bulan bu filmdeki o ünlü Lenin heykelinin gemiye nakli ve heykelin yatık bir halde gemide yol alışı… Metaforik bu plan ve büyük “theme score” ustası Eleni Karaindrolu’nun müzikleri enfes bir görsel-sessel şölendir. Hangi birini saymalı! “Landscape in the Mist”, “Voyage to Cythera”, “The Suspended Step of the Stork”, “Dust of Time”,  “The Bee Keeper” (Eleni Karaindrou’nun, Jan Garbarek’i yanına aldığını öğrendiğimde koşarcasına gitmiştim Emek’e), “Eternity and a Day”…

Sinemanın düşünen, “entelektüel” yönetmenlerindendi. Düşünceyi, düşünmeyi, kafa yormayı lanetleyen bir ülkede yeterince ilgiye mazhar olmadı. Türk gençliği, ata yadigârı “Rap müziği”yle eski futbolcu, şarkıcı ve dünün acar futbol-magazin muhabiri, bugünün “samimi” televizyon programı yapımcısından oluşan jüriye kendini beğendirip içinde bulunduğu hayattan yırtma telaşındadır çünkü.

Bu büyük ustanın filmlerinden, 15 dakika dizi, 5 dakika reklam periyodunda seyir terbiyesi almışlar ile uzun planlara, ağır, durağan, neredeyse tiyatrovâri sahne düzenlemelerine tahammül edemeyenlerin uzak durması gerektiğini söylemek pek garip olmaz. “Sanat filmi” gibi bir “tür” icat eden yurdum insanı için “Berlin Kaplanı” pek yakında… Rahatına düşkünler, ulan sabahtan akşama işte beynim şeediliyor, bir de elin gâvuru ne demiş diye oturup bulmaca mı çözücem, diyenler için “Sülüman” da her hafta huzurlarınızda!

Divân’ı “kanepe” zanneden bir nesle, Theo Angelopoulos filmlerini anlatmak ne kadar da güç. “Zamanın Tozu”nu almaya çalışanlara selam olsun!


Tezat ile tenakuz el ele, ruhum oluyor ambale!

Kırk yılın başında yolum, Ece Ayhan’ın deyişiyle “Çapalı Karşı”ya düştü de… Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin duvarında gözüme takılan gariban ikaz levhası pek garibime gitti doğrusu.


Ben de “gazetemi seveyim”!

“İsyanım var, gazetelerin Internet sitelerinin dayanılmaz hafifliğine! En kelek okura seslenebilmek için herhalde, işi iyice ‘kötü magazine’ yatırmışlar. Basbayağı ayıp oluyor. Gazetenin kendisiyle sitesi arasında dağlar kadar fark doğuyor. Haber gibi haberi arayıp bulabilmek için çarçurların arasından sıyrılıp geçmen gerekiyor.

Domatesin faydalarını, manken bilmemne hanımın poposunu, piramitlerin fotoğrafını, bu ünlünün çocukluk resmini tanıyabildiniz mi zevzekliğini, televizyonun hangi müptezel lumpen eğlencesinin ne kadar izlendiğini, hele hele artık mide bulandıracak kadar bıktıran “Bulgar kâhin Vanga” soytarılıklarını aşacaksın ki habere gelebilesin!

Birkaç günlüğüne yurt dışındayım, izin almadığıma pişman oldum. Yazı yazmaktan yüksündüğümden değil, gazetelerimi şu sefil sitelerden izlemek zorunda kalmaktan. Basılı kâğıt ortadan kalkacakmış da, bilinen şekliyle gazete ölecekmiş de, artık herkes herşeyi bir tıkla izleyecekmiş de, istikbal ‘siber âlem’ çocuklarınınmış da… Hadi canım sen de! Çarşaf gibi açıp okuyacağım gazetelerimi istiyorum, bunların beşinci sınıf Internet baskılarını değil.”

Engin Ardıç, Gazetemi seveyim, Sabah, 18.01.2012

Ulan “Ardıç Kuşu” hislerime tercüman olmuşsun. Sola sağ kroşeler çıkarıp centilmenlik dışı bel altı yumruklar çakarak geçmişine ihanet etsen de, “kültürlü hergele” Ferhan arkadaşını kızdırsan da… Bu yazıdaki saptamalarına mest oldum, ne yalan söyleyeyim.


Dost dost diye Nietzsche’sine sarıldım!

 

“Ümit kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü işkenceyi uzatır.”

Freidrich Nietzsche


“İnci” gibi

“Benim hiç bitmeyecek endişem başkaları ne derse desin, kendimi bir türlü kendime kanıtlayamamış ve artık ne yaparsam yapayım bunu başaramayacak olmamdır. İtiraf etmeliyim ki, bazen ta derinde bir yerde yeteneksizliğimi saklamaya uğraştığım kuşkusu taşıyorum ve dürüstlüğüme, içtenliğime rağmen neden böyle olduğunu bilmiyorum.”

İnci Aral, Yazma Büyüsü


“Nereye basıp yürüyeceğiz?”

“Bünye değiştiriyoruz. Doğu’nun bol zamana, geniş mekâna, fatalizme göre ayarlanmış aheste salıntısından Batı’nın makina gibi tıkır tıkır işleyen ritmik dinamizmine aktarmanın içindeyiz, daha doğrusu başlangıcındayız, asıl civcivli noktasına gelmedik daha, eski zaman kalıntıları her tarafta yol kesiyor ve bizi eski zamanın âhengine geri tepiyor.

Asfaltta uçar daim biraz yürüyorsunuz, derken stop. Arnavut kaldırımı başlıyor. Sağda yıkıntı solda yapı. İğri büğrü taşlardan daracık bir yaya kaldırımı, hışım gibi gelen taşıtlardan şuraya canımı kurtarayım derken o beğenmediğiniz yaya kaldırımına inşaat malzemesi yüklü bir kamyon geliyor bindiriyor. Şurada boru patlamış, sel basmış, burada blok taşlar geçilmez, ötede işporta beride yolcu alan dolmuş. Nereye basıp yürüyeceğiz?”

Sinirlerimiz, Safiye Erol, 1962


Her günün sözü

Âkıl isen âlemin nakşın görüp meyl eyleme

Köhne bir virânedir bünyâdı âb üstündedir

Figânî


Dünün/Günün Sözü

Kadı ola davâcı ve muhzır dahi şâhid

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

Ziya Paşa


Afiş mafiş: Kaçıncı hüsran bu?

Kurtuluş Son Durak filminin “resmî” sitesinden Ayten Soykök’ün canlandırdığı karakter Gülnur için yapılan “art”istik bir çalışmaya bakalım. Artık yazmaktan usandığım “bi” ve “birşey” umursamazlığı berdevam burada da! Maşallah.

“Bir”deki harf düşmesini “Bi'” olarak yazmak bu kadar zor olmamalı. Hele şu “birşey” hastalığı… Ama ne! Yazacağınız şu: HAYAT Bİ’ DEĞİŞİK BİR ŞEY. Bu kadar yahu! “Bir şey”i yapıştıranları biliyoruz da… Bi’ de “herhangibir” yazanlar peyda oldu son zamanlarda! Özellikle internet âlemindeki “banner”larda bu sakat yazıma rastlıyoruz. Gönül “herhangibirşey” yazımını görmeyi de arzuluyor tabii!

“Birşey” yazanlar, “fular”ın, elbisenin de bir “şey” olduğunu düşünseler… Arapçada “nesne”yi imler, başımız sıkıştığında imdadımıza yetişen bu “şey”. Çoğulu ise “eşya”dır. “Nesneler, şeyler” demektir. Hakkınız var elbette; meşhur “Kadınım” şarkısındaki “Eşyalar toplanmış seninle birlikte, sen kadınım” sözündeki “eşyalar” yazımı, galatların en meşhurudur! Türkçe söylemek böyle bir şey işte kadınım, böyle bir şey!

“Birfular” yazmayanlar, “birelbise” yazmayanlar, “birşey” yazmakta bir beis (“sakınca, “engel” canım) görmüyorlar ne hikmetse! Kurtuluş Son Durak ise Türkçe kaçıncı durak? Bu kaçıncı hüsran?